TBD’nin 19.Bilişim Kurultayında gerçekleştirdiği çalışma Gruplarından biri de “Teknoloji Geliştirme Bölgeleri; Bir Fırsat mı?” başlığını taşıyordu. TBD’den Turhan Menteş’in Başkanlığını yürüttüğü toplantıya Mustafa Atilla (Ankara Cyberpark A.Ş.), Ahmet Fevzi Toprak (T.C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı), Sahir Cörtoğlu (Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı), Zafer Durusoy (Pamukkale Üniversitesi), Cesur Baransel (Saltus Yazılım) katılımcı, Hanzade Avcı (Ankara Cyberpark A.Ş.) Ropörter olarak katıldı. Toplantının notlarını dikkatlerinize sunuyoruz.
Sahir Cörtoğlu
TTGV, Dünya Bankası kredisinin sanayi Ar-Ge projelerine ulaştırılabilmesi için bir Sivil Toplum örgütü kurulması gerekliliği üzerine 1991 yılında kurulmuş ve Ar-Ge alanında sanayiye destek vermek gibi çok önemli bir görev üstlenmiştir. Dünya Bankasından bu amaçla sağlanan 40 milyon dolarlık kredinin sanayideki Ar-Ge’ye transferinin çok çabuk bir şekilde olacağı ve bu paranın kısa süre içerisinde tükeneceği öngörülmüştü. Fakat beklenen gerçekleşmedi, çünkü Türk sanayisi Ar-Ge faaliyetlerine çok uzaktı ve bu tarz çalışmaları bir lüks olarak görmekteydi. Ülkenin istihdam politikası da üretime yönelikti ve yeterli Ar-Ge yapılanması mevcut değildi.
TTGV, sanayideki know-how’ı korumak ve geliştirmek amacıyla “Teknoloji Geliştirme Projeleri” yoluna başvurdu ve bu şekilde sanayiciye araştırma fikrini empoze etmek istedi. Fakat çok yeni olan bu konsepte 1996’lara kadar ihtiyaç duyulmadı. 96’da gümrük yasasıyla eski lisanslara sahip olan Türk şirketleri yetersiz kaldı ve global ekonomide rekabet edemez duruma geldiler. Bunun sonucu olarak Ar-Ge ihtiyacı doğmaya başladı. Yine de sanayide çoğunlukla teknoloji kopya edilmesi yoluna gidildi.
Üniversiteler Ar-Ge için gerekli olan bilginin ve insan gücünün en önemli kaynağıdır. Fakat üniversite-sanayi ilişkisinde çok önemli sıkıntılar yaşanmaktaydı. Üniversiteler sanayinin talep ettiği araştırmayı kısa zamanda ortaya çıkarma konusunda yetersiz ve isteksizdi. Ar-Ge için gerekli altyapıyı, pahalı laboratuar ve ekipmanı finanse etmek ise sanayi için çok zordu. Bu sebeple üniversitelerin altyapısında yararlanmak için sanayi teşvik edilmeye çalışıldı. Üniversite-sanayi ilişkisinin ve işbirliğinin daha verimli olabilmesi için sanayinin Ar-Ge faaliyetlerine yakın olması ve Ar-Ge ve üretimin aynı zamanda yürütülebilmesi de kritikti.
Bunlardan yola çıkarak 96’dan sonra 2nci bir enstrümanla ortaya çıkmak gerekti. Sanayi içinde oluşmaya başlamış araştırma ekibini üniversite yanına çekebilme ve üniversite ile ilişkileri sağlamlaştırmak, bu şirketleri hem daha iyi bir araştırma ortamına ve hem de iyi bir sosyal ortama sokmak ihtiyacı fark edildi. Böylece TTGV tarafından 1996 yılında “Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Yasası” taslak çalışması başlatıldı. Teknoloji Geliştirme Bölgeleri kanun tasarısı Odalar Birliği tarafından Sanayi Bakanlığı’na sunuldu. Bu konunun altyapısı oluşturuldu ve takip edildi.
Bu önemli girişim ancak 2001 yılında çıkan 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri yasası ile hayata geçirildi ve birçok teşvikle teknopark girişimlerinin önü açıldı. Üniversite ile sanayiyi kucaklaştıran fiziksel ve sosyal alanlar olan teknoparklar ülkemizin gelişmesi için çok önemli fırsatlar doğuracaktır.
Ahmet Fevzi Toprak
90’lardan öncesinde de sanayi-üniversite ilişkilerini güçlendirmeye yönelik bazı girişimler oldu. 70’li yıllarda DPT’nin kurumlara gönderdiği bazı kısa tedbirler vardı. Bunlardan birisi de sanayi-üniversite arası ilişkilerin güçlendirilmesiydi. İlk başta birbirlerinden beklentileri ve umutları olmayan üniversite ve sanayiyi birbirine yaklaştırmak pek mümkün gözükmüyordu. Sonrasında bu görev KOSGEB’e verildi ve yasa çıkıncaya kadar çıkarılan bir yönetmelikle teknoloji geliştirme bölgeleri işlevi yerine getirilmeye çalışıldı. 4691 sayılı kanun ve uygulama yönetmeliğinin çıkarılmasıyla Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na 5 kurucu şirket tarafından başvuru yapıldı (Bilkent, GOSB, İTÜ, İzmir İTAŞ, ?). bunların dışında diğer üniversitelerden de katılım beklenmektedir.
Kanunu teşvikleri 3 başlık altında toplamak yararlı olacaktır:
Kanunda zamanla ihtiyaç duyulan değişiklikler yapılacak ve aksaklıklar giderilecektir. İleride Bakanlıkça, teknoparkta yapılan Ar-Ge çalışmalarının yurtdışına satılması durumunda ek teşvikler sağlanması beklenmektedir.
***
Teknoloji Geliştirme Bölgeleri geniş bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bunlar TEKMER’leri, kuluçka merkezlerini ve teknoparkları da içerecek düzeydeki yapılanmalar olarak nitelendirilebilir.
Cesur Baransel
Türkiye de bu tarz girişimlerin amacına ulaşabilmesi için daha çok zaman geçmesi gerekiyor. Şuandaki uygulamada firmalar sadece bir takım vergi muafiyetlerinden yararlanmak için teknoparklarda yer alıyorlar. Zahmetli ve maliyetli olan yeni Ar-Ge çalışmalarına başlamak yerine ellerindeki mevcut projeleri göstermek yoluyla bu yasadan yararlanmaya çalışıyorlar. Yurtdışındaki örneklerle kıyaslandığında da görülüyor ki Türkiye’nin en büyük eksiği, Ar-Ge çalışmalarının finansman kaynağı olmaması ve bu çalışmaların sonuçlarının müşterisi bulunmamasıdır. Türkiye’de finans kaynağı kısıtlı olduğu gibi, alınan borcu ödemek için Ar-Ge sonucunun ekonomik bir sonuç üretmesi de mümkün olmamaktadır. Bu gerçek firmaların Ar-Ge yapmasının önündeki en büyük engeldir.
Ayrıca Ar-Ge çalışması yapabilmek için doktora düzeyinde çalışma yapmak gereklidir, fakat doktora eğitimi zor ve maliyetli olduğu için ülkemizin şartları dolayısıyla pek tercih edilmemektedir.
Ülkemizin öncelikle bilinçli bir Ar-GE politikası olmalı ve Ar-Ge stratejileri akıllıca oluşturulmalıdır. 70’lerde o zamanın ihtiyaçları doğrultusunda, savunma sanayinde bilinçli stratejiler oluşturulup girişimler yapılmasına rağmen sonrasında bir çok alanda ‘ileri teknoloji üretmeye gerek yoktur, gerekirse transfer ederiz’ mantığı hakim olmuştur. Bu konudaki eksiğimizi tamamlamak için Amerika daki DARPA gibi üst bir kurul kurulabilir. Teknoloji stratejilerinin başarılı ile uygulanabilmesi için Japonya MITI’nin çalışmaları da incelenmelidir.
Ayrıca vergi muafiyetleri konusunda yetki Maliye Bakanlığı’nda olduğu halde Bakanlığın neyin Ar-Ge olduğunu test edecek bir yapısı yoktur ve kurum çok yetersiz kalmaktadır. Ar-Ge çalışmalarıyla ilgili konularda muhatap Sanayi ve Ticaret Bakanlığı olmalıdır. Teknoloji Geliştirme Bölgeleri’nin işletilmesinde tek bir kurumun söz sahibi olması gerekliliği, Maliye Bakanlığı gibi diğer kurumların yasa gereği kontrole katılmalarının yaratacağı sıkıntılar çözülmelidir.
Sonuç olarak,
- Sırf üniversite ile iç içe olunan ortamlar yaratmak sanayiyi Ar-Ge’ye yöneltmek için yeterli bir gelişme değildir.
- Stratejik Ar-Ge alanları belirlenip o alanlara odaklanılmalıdır.
- Koordinasyon ve finansman sağlayan örgütler oluşturulması gereklidir.
- Ar-Ge sonucunda başarılı olanlar için yüksek ödüller konarak rekabet yaratılmalı ve Ar-Ge teşvik edilmelidir.
- Ar-Ge’nin ekonomik sonuçlar üretebilmesi için yeterli sayıda Ar-Ge müşterisinin olması şarttır. Silahlı kuvvetler bunun için iyi bir müşteri olabilir.
- Devlette bu çalışmayı yönetebilecek kapasitede kurumlar yetkili olmalıdır.
TBD’nin 19.Bilişim Kurultayında gerçekleştirdiği çalışma Gruplarından biri de “Teknoloji Geliştirme Bölgeleri; Bir Fırsat mı?” başlığını taşıyordu. TBD’den Turhan Menteş’in Başkanlığını yürüttüğü toplantıya Mustafa Atilla (Ankara Cyberpark A.Ş.), Ahmet Fevzi Toprak (T.C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı), Sahir Cörtoğlu (Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı), Zafer Durusoy (Pamukkale Üniversitesi), Cesur Baransel (Saltus Yazılım) katılımcı, Hanzade Avcı (Ankara Cyberpark A.Ş.) Ropörter olarak katıldı. Toplantının notlarını dikkatlerinize sunuyoruz.
Sahir Cörtoğlu
TTGV, Dünya Bankası kredisinin sanayi Ar-Ge projelerine ulaştırılabilmesi için bir Sivil Toplum örgütü kurulması gerekliliği üzerine 1991 yılında kurulmuş ve Ar-Ge alanında sanayiye destek vermek gibi çok önemli bir görev üstlenmiştir. Dünya Bankasından bu amaçla sağlanan 40 milyon dolarlık kredinin sanayideki Ar-Ge’ye transferinin çok çabuk bir şekilde olacağı ve bu paranın kısa süre içerisinde tükeneceği öngörülmüştü. Fakat beklenen gerçekleşmedi, çünkü Türk sanayisi Ar-Ge faaliyetlerine çok uzaktı ve bu tarz çalışmaları bir lüks olarak görmekteydi. Ülkenin istihdam politikası da üretime yönelikti ve yeterli Ar-Ge yapılanması mevcut değildi.
TTGV, sanayideki know-how’ı korumak ve geliştirmek amacıyla “Teknoloji Geliştirme Projeleri” yoluna başvurdu ve bu şekilde sanayiciye araştırma fikrini empoze etmek istedi. Fakat çok yeni olan bu konsepte 1996’lara kadar ihtiyaç duyulmadı. 96’da gümrük yasasıyla eski lisanslara sahip olan Türk şirketleri yetersiz kaldı ve global ekonomide rekabet edemez duruma geldiler. Bunun sonucu olarak Ar-Ge ihtiyacı doğmaya başladı. Yine de sanayide çoğunlukla teknoloji kopya edilmesi yoluna gidildi.
Üniversiteler Ar-Ge için gerekli olan bilginin ve insan gücünün en önemli kaynağıdır. Fakat üniversite-sanayi ilişkisinde çok önemli sıkıntılar yaşanmaktaydı. Üniversiteler sanayinin talep ettiği araştırmayı kısa zamanda ortaya çıkarma konusunda yetersiz ve isteksizdi. Ar-Ge için gerekli altyapıyı, pahalı laboratuar ve ekipmanı finanse etmek ise sanayi için çok zordu. Bu sebeple üniversitelerin altyapısında yararlanmak için sanayi teşvik edilmeye çalışıldı. Üniversite-sanayi ilişkisinin ve işbirliğinin daha verimli olabilmesi için sanayinin Ar-Ge faaliyetlerine yakın olması ve Ar-Ge ve üretimin aynı zamanda yürütülebilmesi de kritikti.
Bunlardan yola çıkarak 96’dan sonra 2nci bir enstrümanla ortaya çıkmak gerekti. Sanayi içinde oluşmaya başlamış araştırma ekibini üniversite yanına çekebilme ve üniversite ile ilişkileri sağlamlaştırmak, bu şirketleri hem daha iyi bir araştırma ortamına ve hem de iyi bir sosyal ortama sokmak ihtiyacı fark edildi. Böylece TTGV tarafından 1996 yılında “Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Yasası” taslak çalışması başlatıldı. Teknoloji Geliştirme Bölgeleri kanun tasarısı Odalar Birliği tarafından Sanayi Bakanlığı’na sunuldu. Bu konunun altyapısı oluşturuldu ve takip edildi.
Bu önemli girişim ancak 2001 yılında çıkan 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri yasası ile hayata geçirildi ve birçok teşvikle teknopark girişimlerinin önü açıldı. Üniversite ile sanayiyi kucaklaştıran fiziksel ve sosyal alanlar olan teknoparklar ülkemizin gelişmesi için çok önemli fırsatlar doğuracaktır.
Ahmet Fevzi Toprak
90’lardan öncesinde de sanayi-üniversite ilişkilerini güçlendirmeye yönelik bazı girişimler oldu. 70’li yıllarda DPT’nin kurumlara gönderdiği bazı kısa tedbirler vardı. Bunlardan birisi de sanayi-üniversite arası ilişkilerin güçlendirilmesiydi. İlk başta birbirlerinden beklentileri ve umutları olmayan üniversite ve sanayiyi birbirine yaklaştırmak pek mümkün gözükmüyordu. Sonrasında bu görev KOSGEB’e verildi ve yasa çıkıncaya kadar çıkarılan bir yönetmelikle teknoloji geliştirme bölgeleri işlevi yerine getirilmeye çalışıldı. 4691 sayılı kanun ve uygulama yönetmeliğinin çıkarılmasıyla Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na 5 kurucu şirket tarafından başvuru yapıldı (Bilkent, GOSB, İTÜ, İzmir İTAŞ, ?). bunların dışında diğer üniversitelerden de katılım beklenmektedir.
Kanunu teşvikleri 3 başlık altında toplamak yararlı olacaktır:
- Yönetici şirketin desteklenmesi
- Firmaların desteklenmesi
- Çalışanların desteklenmesi
Kanunda zamanla ihtiyaç duyulan değişiklikler yapılacak ve aksaklıklar giderilecektir. İleride Bakanlıkça, teknoparkta yapılan Ar-Ge çalışmalarının yurtdışına satılması durumunda ek teşvikler sağlanması beklenmektedir.
***
Teknoloji Geliştirme Bölgeleri geniş bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bunlar TEKMER’leri, kuluçka merkezlerini ve teknoparkları da içerecek düzeydeki yapılanmalar olarak nitelendirilebilir.
Cesur Baransel
Türkiye de bu tarz girişimlerin amacına ulaşabilmesi için daha çok zaman geçmesi gerekiyor. Şuandaki uygulamada firmalar sadece bir takım vergi muafiyetlerinden yararlanmak için teknoparklarda yer alıyorlar. Zahmetli ve maliyetli olan yeni Ar-Ge çalışmalarına başlamak yerine ellerindeki mevcut projeleri göstermek yoluyla bu yasadan yararlanmaya çalışıyorlar. Yurtdışındaki örneklerle kıyaslandığında da görülüyor ki Türkiye’nin en büyük eksiği, Ar-Ge çalışmalarının finansman kaynağı olmaması ve bu çalışmaların sonuçlarının müşterisi bulunmamasıdır. Türkiye’de finans kaynağı kısıtlı olduğu gibi, alınan borcu ödemek için Ar-Ge sonucunun ekonomik bir sonuç üretmesi de mümkün olmamaktadır. Bu gerçek firmaların Ar-Ge yapmasının önündeki en büyük engeldir.
Ayrıca Ar-Ge çalışması yapabilmek için doktora düzeyinde çalışma yapmak gereklidir, fakat doktora eğitimi zor ve maliyetli olduğu için ülkemizin şartları dolayısıyla pek tercih edilmemektedir.
Ülkemizin öncelikle bilinçli bir Ar-GE politikası olmalı ve Ar-Ge stratejileri akıllıca oluşturulmalıdır. 70’lerde o zamanın ihtiyaçları doğrultusunda, savunma sanayinde bilinçli stratejiler oluşturulup girişimler yapılmasına rağmen sonrasında bir çok alanda ‘ileri teknoloji üretmeye gerek yoktur, gerekirse transfer ederiz’ mantığı hakim olmuştur. Bu konudaki eksiğimizi tamamlamak için Amerika daki DARPA gibi üst bir kurul kurulabilir. Teknoloji stratejilerinin başarılı ile uygulanabilmesi için Japonya MITI’nin çalışmaları da incelenmelidir.
Ayrıca vergi muafiyetleri konusunda yetki Maliye Bakanlığı’nda olduğu halde Bakanlığın neyin Ar-Ge olduğunu test edecek bir yapısı yoktur ve kurum çok yetersiz kalmaktadır. Ar-Ge çalışmalarıyla ilgili konularda muhatap Sanayi ve Ticaret Bakanlığı olmalıdır. Teknoloji Geliştirme Bölgeleri’nin işletilmesinde tek bir kurumun söz sahibi olması gerekliliği, Maliye Bakanlığı gibi diğer kurumların yasa gereği kontrole katılmalarının yaratacağı sıkıntılar çözülmelidir.
Sonuç olarak,
- Sırf üniversite ile iç içe olunan ortamlar yaratmak sanayiyi Ar-Ge’ye yöneltmek için yeterli bir gelişme değildir.
- Stratejik Ar-Ge alanları belirlenip o alanlara odaklanılmalıdır.
- Koordinasyon ve finansman sağlayan örgütler oluşturulması gereklidir.
- Ar-Ge sonucunda başarılı olanlar için yüksek ödüller konarak rekabet yaratılmalı ve Ar-Ge teşvik edilmelidir.
- Ar-Ge’nin ekonomik sonuçlar üretebilmesi için yeterli sayıda Ar-Ge müşterisinin olması şarttır. Silahlı kuvvetler bunun için iyi bir müşteri olabilir.
- Devlette bu çalışmayı yönetebilecek kapasitede kurumlar yetkili olmalıdır.



Kaynak : 