Kültürümüzde sessizlik, bilgelik olarak övülmüştür. Mesela “Konuşmak gümüş ise, sessizlik altındır” deriz. Ancak bunun diğer cephesinde “susmak kabullenmektir” var. Çelişki sadece görünüştedir. Sessizlik, gürültüye direndiğinde bilgelik olabilir; haksızlığa direnmediğinde ise suç ortaklığı haline gelir.
Sessizlik hakkında kendimize anlattığımız rahatlatıcı bir efsane “tarafsız olmak” şeklindedir. Yani sessiz kalırsak, çatışmanın dışında, üstünde, sonuçlarından etkilenmeden kalabiliriz diye düşünürüz. Ama tarih bize aksini söylüyor. Sessizlik asla sonuçsuz değildir. Her zaman bir seçim içerir. Soru, sessizliğin konuşup konuşmadığı değil, kimin adına konuştuğudur.
Genellikle sessizlik toplumun kendi kendine geliştirdiği ve yaydığı bir reflekstir. Mesela hükümetler “istikrar”ı, kurumlar “süreç”i, bireyler “korku”yu veya daha dürüst olmak gerekirse “maliyet”i öne sürer. Toplum birdenbire sessizliğe bürünmez. Sessizlik yavaş yavaş, korkutmalar ya da mantık yürütmeler yoluyla yayılır:
- “Bana ne, benim sorunum değil”
- “Ne olup bittiğini bilmiyorum ki, çok karmaşık”
- “Ben konuşsam da hiçbir şey değişmez”
- “Başkaları konuşsun (nasılsa konuşan birileri olur)”
Bu cümleler zararsız gibi görünür. Ama hep birlikte, zararın yeşerdiği bir boşluk oluştururlar. Bu noktada çok bilinen bir hikayeyi hatırlatalım. Alman Protestan rahip Martin Niemöller’in Nazi dönemini anlatan şu sözleri, sessizliğin mekaniğini en net şekilde ortaya koyan metinlerden biridir:
“Önce sosyalistlere geldiler ve ben sesimi çıkarmadım—
Çünkü sosyalist değildim.Sonra sendikacılara geldiler ve ben sesimi çıkarmadım—
Çünkü sendikacı değildim.Sonra Yahudilere geldiler ve ben sesimi çıkarmadım—
Çünkü Yahudi değildim.Sonra bana geldiler—
Arkama baktım, benim için konuşacak kimse kalmamıştı.”
Bu, korkaklık hakkında bir şiir değil. Bu, ahlaki parçalanmanın bir teşhisi. Adaletin seçici bir şekilde uygulandığı sürece hoş görüldüğü bir dünya. Buradaki sessizlik cehalet değil. Hesaplı davranmadır.
Sessizlik, insanların bilmemesinden değil, bilmelerinden ama kendilerini bir nedenle kısıtlanmış hissetmelerinden kaynaklanır. Çünkü konuşmanın sonuçları vardır. Sessizlik, içten içe yıpratsa bile, daha güvenli hissettirir. Bir zamanlar bizi şok eden şey, arka plan gürültüsü haline gelir. Öfkenin bir ömrü vardır.
Aşınmayı Normal Kabul Etmek…
Vicdanımızı, kurumlara, mahkemelere, uluslararası kuruluşlara devrediyoruz ve başarısız olduklarında şaşırmış gibi davranıyoruz. Modern sessizlik sadece kişisel değil; yapısaldır. Fiziksel ya da online algoritmalar muhalefeti önemsizleştirir. Sessizlik artık sadece konuşmanın yokluğu değil, aktif olarak üretilen bir şeydir ve bu yüzden günümüzdeki sessizlik geçmiştekinden daha tehlikelidir.
Her dönem, sessizliklerinin bedeli daha sonra ödenir. Sessizlik, daha sonra “akıl almaz trajediler” haline gelen suistimallere olanak tanır. Sessizlik, kurbanları istatistiklere dönüştürür. Diğer tarafta ise, sessizlik gelecekteki faillere direnişle karşılaşmayacaklarını öğretir.
En önemlisi, sessizlik toplumları yeniden şekillendirir. İnsanlara adalet beklentilerini düşürmeyi, hayatta kalmayı, onurla karıştırmayı ve aşınmayı normal kabul etmeyi öğretir.
Bedel hemen ödenmez. Toplu olarak ve her zaman faiziyle ödenir. Sessizliği bozmak gürültü yapmakla ilgili değildir. Konuşmak genellikle bağırmakla karıştırılır. Öyle değildir. Sessizliği bozmak şu anlama gelebilir:
- belgelemek, kayda almak,
- hatırlamak,
- normalleştirmeyi reddetmek,
- yalnız bırakılanların yanında durmak,
- kurumların ya da birilerinin sorulmasını istemediği soruları sormak.
Sessizlik, oy birliğiyle en yüksek sesle dile getirilir. Tek bir ses bile uymayı reddettiğinde kırılır.
“Sessizlik Ortaklıktır” Platformu
Bütün bunları size yeni kurulan bir platformu tanıtmak için yazdım. “Sessizlik Ortaklıktır” adını taşıyan platform, gelişmelerden insanlık adına rahatsız olan bilişimci bir grup tarafından, tam da yukarıda yazdıklarımı düşünerek aralık 2025 ayında kuruldu. Her türlü haksızlığa işaret etmek ve mümkünse çözümleri iletmek, değilse de kaydetmek amacıyla. Örneğin Gazze olayları, Sudan olayları ve hatta çocuk işçiler konusu. Siz istediğiniz konuya geliştirebilirsiniz.
Bu platformun –ben dahil– kurucularının tek isteği, bütün bu haksız konuların “din”, “siyaset”, “ırk” vs gibi dar bakış açıklarından değil, “insanlığın geleceği” ve “dünyanın yaşanabilir bir yer olması” açısından değerlendirilmesi. Bu amacı kendine uygun bulan herkesi de harekete katılmaya bekliyoruz.
Çünkü sessizliğin zıttı öfke değildir. Aksine varoluştur. Yani hafızada varoluş, kayıtta varoluş, dayanışmada varoluş. En tehlikeli sessizlik, ezilenlerin sessizliği değil, asla bir sonraki kurban olmayacaklarına inananların sessizliğidir. Tarih bu konuda açık ve nettir. Adaletsizliğe karşı varsayılan yanıt sessizlik olduğunda, barışı korumaz. Sadece konuşmanın kaçınılmaz hale geldiği ve çok daha maliyetli olduğu anı geciktirir.
Ve yukarıdaki rahip’in sözleri gibi, o an geldiğinde, çoğu zaman, bağıracak kimse kalmaz.
29 Ocak 2026 Toplantısı
“Sessizlik Ortaklıktır” platformu, ilk olarak Gazze konusuna eğildi. Tüm dünyada din, ırk vs bakmaksızın, Avustralya’da, Belçika’da, İspanya’da, ABD’deve İngiltere‘de ve diğer pek çok ülkede bazen 500 bin kişiye ulaşan sayıda kişinin protestolar düzenlediğini gördük. Ülkemizde ise gösterilerin daha din temelli olduğunu, konuya insanlığın geleceği açısından bakarak protesto yapanların olmadığını gördük ve eksikliğini hissettik.
Bu konu sadece din değil. Bu insanlık açısından bir utanç. Nasıl son 50-60 yıldır, 2.dünya savaşını anlatan sayısız filmlerde Yahudilerin soykırımına uğradığı hikayeleri görüp üzüldükse, bugün Gazze’deki soykırımına da aynı düzeyde üzülüyoruz.
Biz ne yaparız diye düşündüğümüzde, bir daha bu tür olayların olmamasının yolunun tarih olduğunu düşündük. Nasıl 2.dünya savaşında öldürülen yahudiler için “Soykırım Anma Günü” ilan edildi ise Gazze kurbanları için de belirlenecek bir tarihin “Soykırım Anma Günü” olması gerektiğini düşündük. Ama bu hangi gün olmalıydı?
Platformun kurucularından Rüştü Arseven bir öneri ile geldi :
“Filistin’de sivillere karşı işlenen soykırım ve ağır insan hakları ihlallerinin unutulmaması amacıyla 29 Ocak tarihinin “Filistin Soykırımını Anma Günü” olarak ilan edilmesi için bir çalışma başlatmalıyız.
Filistin soykırımı süresince tüm dünyada insanları harekete geçiren en güçlü tepki odağı özellikle çocuklara uygulanan vahşet olmuştur.
Neden 29 Ocak derseniz, Hind Rajab, savaşın en savunmasız kurbanlarını temsil eden bir vicdan sembolü olarak anılmaktadır.
29 Ocak 2024 tarihinde, 6 yaşındaki Hind Rajab, ailesiyle birlikte küçük bir aracın içinden, telefonda Filistin Kızılay’ından saatlerce yardım beklemesine rağmen maalesef, o da öldürülmüş olarak günler sonra bulunmuştur. Araç üzerinde 335 mermi izi vardı. Üstelik yardıma giden Ambulans aracı da, içindeki görevliler ile birlikte imha edilmişti.
Bildiğiniz gibi Soykırımı anma günü BM onayı ile gerçekleşmektedir. Ve süreç malum sebebler ile çok uzun zaman almaktadır.
Ama önemli olan bu sürecin başlaması için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır.
Ne dersiniz!
Özetle;
29 Ocak Filistin Soykırımını Anma Günü ile onun ve Filistin’de katledilenlerin hatırasının unutulmaması amaçlamaktadır”
Hind Rajab’ın ölümünü anlatan ve 82.Venedik Film Festivalinde Altın Aslan’a aday gösterilen “Hind Rajab’ın Sesi” isimli filmin fragmanı
Sonuç olarak 29 ocakta “online bir toplantımız var. İnsanlığın geleceğini düşünenleri bekleriz.
Platform: Sessizortaktir.org
Toplantı Linki : https://us06web.zoom.us/j/87952546260
Sessizlik bir seçimdir. Onu kırmak da öyle.




Kaynak : 