Türkiye’de son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları; çocukların psikolojik dayanıklılığı, dijital içeriklerin etkisi ve eğitim sisteminin dönüşümü üzerine tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Özellikle bazı olayların ardından sosyal medya platformları, çevrimiçi oyunlar, televizyon dizileri ve dijital içerikler kamuoyunda sık sık “günah keçisi” ilan edildi.
Ancak tartışmalar derinleştikçe başka sorular da ortaya çıktı: Çocuklar dijital dünyanın içine nasıl doğuyor? Aileler bu dünyayı ne kadar tanıyor? Yasaklamak gerçekten çözüm mü? Yoksa asıl ihtiyaç; çocuklara sınır koymayı, dijital farkındalık kazandırmayı ve psikolojik dayanıklılık geliştirmeyi öğretmek mi?
Eğitimci, çocuk kitapları yazarı ve aynı zamanda Neslin Değişen Sesi Okulları’nda “Felsefe ve Yaratıcılık” dersleri veren Zeynep Birsin ile gerçekleştirdiğimiz röportajda; dijital çağda çocuk yetiştirmenin zorluklarını, ailelerin yaptığı hataları, okulların rolünü, sosyal medyanın etkilerini ve yapay zekânın çocuklar üzerindeki olası sonuçlarını konuştuk.
“Anahtar kelime denge”
Röportaj boyunca Zeynep Birsin’in en sık vurguladığı kavram “denge” oldu. Ona göre çocukları dijital dünyadan tamamen uzak tutmak mümkün değil. Ancak onları hiçbir sınır koymadan ekranların içine bırakmak da aynı derecede tehlikeli.
“Çocuklarımız bu dijital dünyanın içine doğdu. Onları bu dünyadan tamamen ayrı tutmak mümkün değil. Ama kontrolsüz şekilde dijital dünyanın içine bırakmak da aynı oranda yanlış. Buradaki en büyük sorumluluk öncelikle ailede. Kontrollü bir dijitalleşmenin fayda sağlayacağını düşünüyorum.”
Son dönemde yaşanan olayların ardından kamuoyunda sık sık “oyunlar yasaklansın”, “sosyal medya kapatılsın” gibi reflekslerin ortaya çıktığını hatırlatan Birsin, yasaklama yaklaşımının çocuk psikolojisinde çoğu zaman ters etki yarattığını düşünüyor.
“Yasaklanan her şey çocuklar için daha cazip hale geliyor. Özellikle o yaş grubunda yasak, merakı artırıyor. Biz çocuklarla öyle bir iletişim dili kurmalıyız ki bir sorun yaşadıklarında bize gelebilsinler. Aynı zamanda onları yönlendirmeyi ve sınır koymayı da bilmeliyiz.”
“Ebeveynler de dijital dönüşüm karşısında bocalıyor”
Birsin’e göre bugün ailelerin önemli bir kısmı, teknolojiyle birlikte dönüşen dünyayı tam olarak anlamadan hareket ediyor. Teknolojik yeniliklerin çok hızlı biçimde hayatın merkezine alınmasının, çocukların ekranla ilişkisini plansız bir sürece dönüştürdüğünü söylüyor.
“Biz ebeveynler daha az dijital bir dünyaya doğduk ama çok hızlı dijitalleşen bir dünyanın içine girdik. Bu durum zaman zaman bizim de bocalamamıza neden oluyor. Toplum olarak bazen bir şeyi tam araştırmadan, sırf moda olduğu için hızla içine giriyoruz. Oysa önce düşünmek, önlem almak ve strateji belirlemek gerekiyor.”
“Çocuk söyleneni değil, gördüğünü yapıyor”
Röportajın önemli başlıklarından biri de ebeveynlerin “rol model” etkisi oldu. Birsin’e göre çocuklar çoğu zaman nasihatleri değil, gördükleri davranışları örnek alıyor.
“Çocuk sizi ne kadar görürse ona benzer davranıyor. Evde kitap gören çocuk kitap okuyor. Sürekli telefon ve tablet gören çocuk ise ekrana daha bağımlı hale geliyor. Bu yüzden ebeveynlerin rol model olması çok önemli.”
“Sorunun tek suçlusu oyunlar değil”
Şiddet olaylarının ardından dijital dünyanın tek suçlu gibi gösterilmesini doğru bulmadığını söyleyen Birsin, burada çok daha geniş bir kültürel dönüşüm olduğunu düşünüyor.
“Oyunlar tek başına suçlu değil. Televizyon dizileri de aynı şekilde etkili. Bugün birçok kanal aslında benzer içerikleri farklı sunucularla tekrar ediyor. Biz kitle iletişim araçlarının toplum üzerindeki etkisini unuttuk.”
Birsin’e göre mesele yalnızca teknolojiyi suçlamak değil; çocukların nasıl bir medya kültürü içinde büyüdüğünü de tartışabilmek.
“Dijital okuryazarlık eğitimin parçası olmalı”
Röportajın ilerleyen bölümünde konu eğitim sistemine geliyor. Birsin, dijital medya okuryazarlığı konusunda okulların hâlâ yeterli noktada olmadığını düşünüyor.
“Dijital okuryazarlığın gerçekten bilinçli bir müfredatla eğitime dahil edilmesi gerekiyor. Bir dönem herkes tabletli eğitimi konuşuyordu. Ama bugün gelişmiş ülkelerde yeniden defter-kitap sistemine dönüş başladığını görüyoruz.”
Ona göre özellikle küçük yaşlarda tamamen ekran merkezli eğitim modelleri çocukların zihinsel gelişiminde eksiklik yaratabiliyor.
“Bir bilgiyi altını çizerek okumak, yazmak, not almak beynin farklı bölgelerini çalıştırıyor. Bu yüzden fiziksel öğrenme hâlâ çok önemli.”
“Öğretmen de rol model olmalı”
Birsin, öğretmenlerin de dijitalleşme konusunda çocuklara örnek olması gerektiğini düşünüyor. Eğitim ortamlarının sosyal medya görünürlüğüne göre şekillenmesini ise eleştiriyor.
“Bizim okulumuzda öğretmenlerin sınıfa telefonu görünür şekilde sokması yasak. Çünkü sınıf eğitim alanıdır. Eğer öğretmen sürekli elinde telefonla içerik üretme ya da PR peşinde olursa eğitim ikinci plana düşer.”
“Çocukları ekranla oyalamak uzun vadede alışkanlığa dönüşüyor”
Özellikle küçük yaşlarda ekran kullanımına dikkat edilmesi gerektiğini söyleyen Birsin, çocukların ekranla “oyalanmasının” uzun vadede bağımlılık benzeri alışkanlıklar yaratabileceğini belirtiyor.
“Ben çocuklarımı 2 yaşına kadar ekrandan uzak tuttum. Yemek yesin diye önüne telefon koymadım. Çünkü o anda kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede farklı bir alışkanlık oluşturuyor.”
Yapay zekâ: Risk mi fırsat mı?
Röportajın son bölümünde yapay zekâ konusu da gündeme geliyor. Birsin’e göre yapay zekâ tamamen olumsuz bir araç değil. Doğru kullanıldığında çocuklar için önemli avantajlar sağlayabiliyor.
“Eskiden saatler sürecek bilgi toplama süreçleri artık yapay zekâ sayesinde çok daha hızlı yapılabiliyor. Ama önemli olan bundan sonra çocuğun kendi emeğini katabilmesi.”
Bugün öğrencilerin yapay zekâyı çoğunlukla ödev hazırlamak için kullandığını söyleyen Birsin, eğitimcilerin burada yönlendirici bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyor.
“Çocuğa küçük bir ‘neden?’ sorusu sormak bile aslında konuyu anlayıp anlamadığını gösteriyor. Biz küçük yaşlardan itibaren ifade becerisini güçlendirmeye çalışıyoruz.”
“Ne tamamen yasak, ne tamamen serbest”
Röportajın sonunda Birsin tekrar aynı noktaya dönüyor: Sorunun merkezinde teknoloji değil, denge eksikliği var.
“Yasaklamak çözüm değil. Ama çocukları sınırsız şekilde dijital dünyanın içine bırakmak da çözüm değil. İkisi de yanlış. Bizim görevimiz hem ebeveynler hem eğitimciler olarak doğru sınırı çizebilmek.”
Türkiye’de son dönemde yaşanan şiddet olaylarıyla birlikte dijital dünyanın etkileri daha yoğun biçimde tartışılsa da röportaj boyunca öne çıkan temel mesaj şu oldu: Çözüm yalnızca oyunları, dizileri ya da sosyal medyayı suçlamak değil. Ailelerin rol model olması, okulların dijital okuryazarlığı güçlendirmesi, çocukların psikolojik dayanıklılığının desteklenmesi ve teknolojinin bilinçli kullanımı konusunda ortak bir farkındalık oluşturulması gerekiyor.
Ve belki de tüm tartışmanın merkezinde tek bir kelime duruyor:
“Denge.”
Röportajı daha detaylı görmek için YouTube videosunu izleyebilirsiniz.



Kaynak : 