1997 yılında şirket olarak yaşadığımız bir haksızlık sonrası, 4.kuvvet olarak tanımlanan basını kullanmayı düşünmüş ve arkasından hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü karşıma gazeteci olarak gelenler, zannettiğim kadar bilgili değillerdi, teknik bir konuda, ne anlattığımı anlayamamışlardı ve de gösterdiğim kaynakları bile araştırma zahmetine katlanmıyorlardı.
Haber yayınlandı ama benim düşündüğüm derinlikte değil.
2000 yılında turk-internet.com’u yayına alırken de, düşündüğüm bir yandan benim okumak istediğim bilgileri (telekom-IT sektöründe kim nerede, ya da ne yatırım yapılıyor, hangi konularda gelişme var) verecek bir yayının eksikliğini doldurmak ama diğer yandan duyduğum bu hayal kırıklığını tamir etmekti.
Bu dürtüyle girdiğim basın sektöründe, 10 yıldır gazeteciliğin ve 4.kuvvet olmanın anlamını tartıyor, anlamaya çalışıyor ve tartışıyorum. Yeni okuduğum bir kitap bu konudaki düşüncelerime katkıda bulundu. Sizlerle de bunu paylaşmak istiyorum.
Bize sürekli yeni yayınlanan kitaplarla ilgili bilgi gelir. Ancak turk-internet.com kitap tanıtımı yapmaz. Buna karşın geçtiğimiz günlerde Optimist yayınevinden gelen 2 kitap hayli ilgimi çekti. Birincisi Sosyal Medya üzerineydi ama asıl ikincisi daha ilginç. “Şeffaflık” adını taşıyan Warren Bennis, Daniel Goleman, James O’Toole ve Patricia Ward Biederman tarafından yazılmış. Kitabın uzun adı “Liderler Açıklık Kültürünü Nasıl Yaratırlar”.
Kitabın 3 bölümü var; Açıklık Kültürü Yaratmak, Güçlüye Doğruyu Söylemek ve Yeni Şeffaflık.
Gazetecilik Dönüştü
Blog-küre olarak tanımlanan ve 2007 tahminlerinde 70 milyona ulaştığı tahmin edilen blogların fonksiyonunun tartışıldığı bölümde, blogların dünyaya şeffaflığı nasıl getirdiği anlatılıyor.
Hatırlarsanız, Watergate skaldalını Washington Post gazetesinde çalışan 2 gazeteci ortaya çıkarmıştı. Ancak burada unutulmaması gereken konu şu; gazeteci burada sadece aracı.
Bugüne kadar ortaya çıkarılan pek çok önemli haberin ilk başlangıç noktası aslında gazeteciler değil. Kaynak genellikle konunun içindeki, etrafındaki ya da karşı tarafındaki birileri oluyor. Gazetecinin işlevi ise, kendisine verilen ilk ya da devamlı bilgileri işleyerek ve araştırarak, kamuoyuna yayılmaya yani bir basın organında yayınlanmaya hazır hale getirmek.
Watergate olayında da “Deep Throat” Yani “Derin Gırtlak” adıyla tanımlanan bir kişi, bilgileri veriyordu. Bu bilgileri kullanan gazeteciler, araştırma yapıp tekrar Derin Gırtlak’a geri dönüyor, bir gıdım bilgi daha alıp, bu bilgi üzerine yaptıkları araştırmalarla ileri gitmeye çabalıyorlardı. Derin Gırtlak tüm bilgiyi bir kerede ya da en baştan vermiyor ve resmin tamamını görmeyi gazetecilere bırakıyordu, çünkü verdiği bilgilerin kendi kimliğini ortaya çıkarmak tehlikesi söz konusuydu. Bugün hala derin gırtlağın kim olduğu tam olarak bilinmiyor. Sadece tahminler yapılıyor.
Bu tür haberler yakalayan gazetecilerin işlevi kamuoyu yaratmak yönündedi. Hatırlarsanız bazıları filmlere konu oldu; örneğin ABD’deki bazı fabrikaların yarattığı çevre felaketleri.
İnsanlık devamlı devinim içinde. Yıllar uzun geldiği için biz bazı şeyleri değişmez zannediyoruz ama bu doğru değil. Devamlı olarak her konudaki duruma karşı bir karşı gelişme söz konusu.
Gazetecilikte de böyle. Bugün artık 1970lerin acar gazeteciliği söz konusu değil. Basın kurumlarının çevresi, halkla ilişkiler ve reklam ajanslarıyla kuşatılmış durumda. Haberi yaratmak yerine, kolaya kaçıyor ve halkla ilişkiler şirketlerinin hazırladığı etkinliklere katılıp, onları gösterdiği kadarını ve hazırladıkları basın bültenlerini yayınlıyoruz.
Ya da halen birileri kalkıp içerden bilgi sızdırabiliyor ama son zamanlarda gördüğüm bu tür haberlerin büyük bir çoğunluğu da aslında TARAFlı. Genellikle işlenmiyor ya da araştırılmıyor. Sadece bazı hedeflere ulaşmak amacıyla kendilerine verilen bilgi ve belgeler yayınlanıyor.
Her 2 durum, gazetecilik kurumuna saygı ve güveni sarsmış durumda. Her ne kadar bütün basın organları “özgür”, “tarafsız”, “bağımsız” gibi kelimelerle kendilerini tanıtıp duruyorlarsa da, kamuoyu artık böyle düşünmüyor. Yani artık klasik medyanın 4.kuvvet olduğu tanımı tartışmalı. Bugün hala takipçileri mevcutsa da, internetle büyüyen gençliğin hayata daha aktif katılmasıyla birlikte işlevlerini iyice yitirecekler gibi gözüküyor.
Yani yukarda da belirttiğim gibi, herşey devinim içinde. Bu duruma da bir cevap var; İnternet ya da daha hedefe yakın bir ifadeyle ; Bloglar.
Bloglar 4.Kuvvet Oluyor
Optimist yayınevinin yayınladığı Şeffaflık Kitabının 21.ci sayfasındaki “Geçmişteki ve Şimdiki İfşaatçılar” başlığı altında bu durum son derece iyi açıklanıyor.
Açıklandığında büyük hasar yaratan örgüt içi sırlar genelde çevreye en çok zarar verebilecek faaliyetlerle ilgili olanlardır -patlayıcı gaz tankları, çabuk dağılan sızdırmazlık contaları, basınçlı su tutma diye adlandırılan dehşet verici işlemlerin ypıldığı gizli hapishaneler… Geleneksel olarak bu gibi sırların kamuoyuna mal olması, örgütlerin en derin sırlarını, çoğunlukla ciddi bir tehlike altına girme pahasına açıklama cesareti gösteren iç ifşaatçılar sayesinde gerçekleşmiştir.
Sosyolog Myron Glazer devlet ve sanayi kuruluşlarındaki birkaç yüz ifşaatçı üzerine yaptığı araştırmada, yanlış uygulamaları açığa vuran kişinin, çoğunlukla dışlanarak, rütbesi düşürülerek, işten atılarak veya başka bir cezaya çarptırılarak, mutlaka bir şekilde zarar gördüğünü saptıyor.
Zarar ifadesinin içine bazen “ölüm” bile girebiliyor. Nitekim kitapta böyle bir örnek de var. 2001 yılında Mozambik’te bir bankayı hortumlayan binin üzerindeki ismi bir gazeteye veren banka memuru Antonio Siba-Siba maalesef bankanın merdiven boşluğunda ölü bulundu ve nasıl öldüğü hiç saptanamadı.
Böyle bir zarar korkusunun insanları hem aile içinde, hem de örgütlerde patlayıcı sırları açığa vurmaktan alıkoyuyor. Çünkü gazetecinin güvenilir olup-olması ya da verilen bilgilerin ancak kendisi tarafından verilebilir olduğunun anlaşılması tehlikesi mevcut. Zaten bugün gidilen basın organının ilgili haberi çeşitli kaygılarla (reklam vs) yayınlamaması olasılığı da var.
Ama artık durum değişmiş gözüküyor. Artık bir ifşaatçının illa gazeteciye gitmesi gerekmiyor. Kendisi bu bilgileri bir blog üzerinden aktarabiliyor. Bugün internetin gücü, geleneksel medyanın gücünün çok üstünde. Yayınlanan bir bilgi kısa zamanda blog küreyi sarıveriyor. Dil sınırlarının (otomatik tercüme olanakları ile) bile kalkmakta olduğu günümüzde, blog kürenin ulusal sınır ayrımı bulunmuyor. Yegane bağ “katılım arzusu”. Yani tek tek değil ama bir bütün Blog-Küre olarak davranıyorlar.
İşte blogların gücü burada saklı. Bütünü harekete geçirdiklerinde. Kitaptaki bir cümleyi tekrarlayayım;
Aslında bloglar sırları açıklamaktan çok daha fazlasını yapabilirler. Bilgiyi göz açıp, kapayana kadar virüs hızıyla yayma güçleri var. Bütün tarafları kollamaya çalışan ana akım medyanın tersine, pek çok blog siyasal liberalizmi ya da muhafazakarlığı da kapsamak üzere belirli bir bakışş açısını açıkça yansıtır. Belki de belirgin taraflılıklarının sonucu olarak, bloglar çoğu kez okurlarında duygusal tepkiler tetikler ve pekiştirir.
Bir sonraki bölümde Bloglar şeffaflığa nasıl katkıda bulunuyor. Ya da Türk blogcular bunun neresinde, anlatmaya çalışacağım.



Kaynak : 