Bu makalenin
- – ilk bölümünü burayı tıklayarak
– ikinci bölümünü burayı tıklayarak
– üçüncü bölümünü burayı tıklayarak
– dördüncü bölümünü burayı tıklayarak
okuyabilirsiniz..
Kalabalık Yalnızlık / Bireyselciliğin Soğuk Doktrini
Bireyin ön koşuna alınarak tasarlandığı kurumların nispeten ikinci sıraya itildiği, tükettiği kadar adam olduğunu ve özgürleştiğini sanan insan tipinin yaygınlık kazanması batı dünyasında yıllar önce eleştiri gören “bireyselciliğin soğuk doktrini” olgusunu su yüzüne çıkmaktadır.
Aile açısından bakılırsa; boşanmalar, evlilik oranında düşme, evlilik yaşının yükselmesi, kreş ve yaşlı yurtlarının çoğalması, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinde zayıflama, hayırlı evlat tipinin değişmesi (bayramda şeker alıp çocuklarının gelmesini beyhude bekleyen yaşlı ana-baba reklâmı akla gelebilir) son yirmi yıl içinde daha çok su yüzüne çıkmaktadır.
Tesadüfî nüfus yapısının genel karakter olduğu kentlerde ve iş yerlerindeki artan arkadaşlık ilişkilerinin akraba ve hemşehri ilişkilerinden öne çıkması bireylerin tüketim kapasiteleriyle ya kendilerini göstererek orun (statü) kazanmalarına ya da fakirliklerinden dolayı geri koşuna çekilmesine neden olmaktadır.
Çocukların isteklerini yerine getirmede boynu bükük ve mahcup ana- baba tipinin tüketememesi bile aslında tüketimin yaygınlığına işaret etmektedir. Orada tüketemeyen anne-baba modeli “başkasının anne-babası”nın böyle olmadığına yönletimde bulunmaktadır ki felsefî anlamda “başkasının beni” konusuna deyinen Alman filozof Husserl’i akla getirmektedir. Kentleşme ile ortaya çıkan “yalnız kalabalıklar” kategorisi aslında aile içinde de yalnızlıkların bir işareti olarak düşünülebilir.
Cumhuriyet Dönemi Türk İnsanının Maddi Kimliğine İlişkin Bir Soyutlama
Cumhuriyetin kuruluşunda fakir ve dışarıya (Duyun-u Umumiye) Osmanlı’dan dolayı borçlu olan toplum/devlet bu durumundan kurtularak “fakir ama borçsuz” bir kimliğe erişebilmiştir. 1950 çok partili parlamenter sisteme dayalı dönem “fakir ama borçlanan” bir toplum ve devlet kimliğini başlatmıştır.
“Borçlanmak fazilet ve beceridir” diyebilecek politikacılar tarafından takdim edilebilen Türk ekonomik zihniyeti 1980’den sonra ise toplum tipinde belirleyici sosyolojik/malî karakter olarak ilginç bir görünüm sergilemektedir. Artık “borçlu, fakir ve zengin taklidi yapmakta yetenekli” insan tipi ile bu insan tipinin siyasî ve ticarî yansımaları toplum aynasına düşmektedir.
Borçlanmayı yetenek sayan anlayışın reklâmlarda yansıması ise kredi kartı sloganlarında somutlaşmaktadır; “yumurtayı ve ekmeği taksitlendirin” ve “harcadıkça kazanın.” Bunun tamamlayıcısı bir başka açıklama ise “yedikçe zayıflayın” sloganıdır.
İnsanların, ailelerin, ekonomik ve toplumsal birimlerin ve devletin kendini malî ve ekonomik olarak tüketici kimlik ve oy toplayıcı politik kaygıyla gerçeklikten uzak sunumu “zayıf tarihsellik”, “toplumsal yabancılaşma” ve “anomi” kavramlarını çağrıştıracaktır. Bu açıdan bakıldığında Fransız sosyolog ve toplum felsefecisi Emile Durkheim, ve dayanışma bağlarının çözülmesini, biraz da ibret olsun diye, toplumların sonu gibi anlatan ünlü Klasik İslâm Ortaçağ filozofu İbn Haldun akla gelmektedir.
Değerlendirme
Buraya kadar yapabildiğimiz serimlemede her hangi bir bilimsel kuram, her hangi bir sayıltı, herhangi bir politik görüş ve araştırma sonucu verilmemiştir. Amaç, gündelik hayatın içindeki ailenin ve insanın pratikleri ile düşünce hayatının üstünde yer aldığı için toplumdan ve pratik sorunlardan azade imiş gibi varsayılan filozofların düşünceleri arasında bir gezinti yapabilmektir.
Bu gezintide Kant, Hegel, Descartes, Durkheim, İbn Haldun, Veblen ve başka düşünürlerin kah ayak izlerine basmaya kah yanlarında kollarına girmeye çalıştık. Reklâmcıların yaratıcı görüntüleri ve sloganları ile felsefi kavramların çeliştiğine göz atıp, politik gerçeklik ile, siyasal gerçeklik ile, tüketmenin gerçeği ile top yekûn insanın tepeden tırnağa var olmasının gerçeği arasında farklar olduğuna değinmek istedik. Bazen eleştirilerde dilimiz uzadı bazı fikirleri belirtmede fikirlerimiz kısa düştü. Belki bazı çağrışımların oluşmasını okuyucunun zihin ve esin zenginliğine bıraktık. Ama aile gerçeğini ve onun desteği olan kavramları ön koşuna çıkartmak gerekiyordu; bu bakımdan lafı dönüp dolaştırıp hep oraya getirerek usulü dairesinde biraz geleneksel davranmaya gayret ettik.



Kaynak : 