Tüm dünya genelinde futbolun son yüzyılda kaydettiği başarı spor tarihi açısından en önemli olgulardan biridir. Örneğin polo gibi birkaç spor dalı olimpiyatlardaki varlığını sürdüremezken futbol hem olimpik anlamda hem de popüler anlamda yüzyılın yıldızı olmuş Amerika Birleşik Devletleri bile futbola yönelmiştir.
Pek çok yıldız yetiştiren futbol, aslında en çok kendi varlığını yıldızlaştırmıştır. Ancak futbolun bu başarısı pek çok tartışmayı ve trajik olayı da beraberinde getirmiştir. Geniş toplumsal öbeklere, dünyaya mal olan tüm olgular için bu trajik, üzücü durumlar yazgısaldır zaten. Futbol için trajik olan “fanatik paradoksu” ya da “taraftar açmazı” diyebileceğimiz bir durumdur.
Futbolun siyasal ideolojiler ve siyaset ile ilişkisi, uluslar arası kapitalizm, tüketim, şiddet, reklâm, bir iktisadi teşekkül olarak futbol kulübü olmak gibi olgular hemen akla gelmektedir. İspanya için futbol ve festivallerin siyasal söylemlere dahil edilmesi, İngiltere’de Katolik-Protestan ve aristokrat-işçi çekişmelerinin stat olaylarına yansıması, Latin Amerika ülkelerinde, ender de olsa Türkiye’de görülen ve ölümle sonuçlanan ilginç stat olayları spor ve şiddet ilişkisinde gündeme gelen çarpıcı örneklerdir.
Acaba doksan dakikalık bir müsabakanın dokuz televizyon kanalında dokuz saat boyunca konuşulması da stat gerginliğinin, taraftarlar arası törensel savaş duygusunun fanatikliği besleyecek şekilde cama yansıması şeklinde bir olgu mudur? Rekabettin kitle sporlarında zorunlu kıldığı törensel (gösterimlik) savaş hali acaba stat dışı bir ruh halini birey ve sosyolojik birimler üzerinden yaşatmakta mıdır?
Ancak bireyin kişilik oluşumu ve spor ilişkisi üzerinde pek durulmamaktadır. Birey kişilik oluşum sürecinde spor ile iki tür ilişkidedir. Birincisi spor yaparak, ikincisi sporsever olarak. Spor yapmasa da giyim kuşamla görkem kazandırılmak istenen bedenin gösterimlik yabancılaşması ve spor sevmeyen fanatiğin bizzat tutuğu takıma zara veren, hatta sporseverliği şaibe altında bırakan ilgi-tutum yabancılaşması. Kişi-spor, kişi-beden ilişkisinin trajik görünümleri belerli bir yerden sonra beden-ruh dengesini bozduğu gibi, kişi-toplum dengesini de ister istemez bozmaktadır. Çünkü beden ruhu taşıyan bir gerçeklik olarak etik ve estetik bütünlüğün bir parçası iken toplum da kişiyi taşıyan bir eylem-değer alanıdır.
Asgaride hareket eden bir insanın, birey olmaktan kişi olmaya geçiş aşamasındaki sporseverliği ve bu sporu yapanlarla bütünleşerek kendinde özdeşleşme (identification) kurması kişilik gelişimi ve güven duygusu olarak olumlu bir işlev görmektedir. Bu nedenle sporseverlerin, spor tarihinin seyri ve sosyolojik algılanma süreci içinde, güreşçiden futbolcuya varan ideal sporcu kabulü spor kültürünü olumlu bir yere taşımıştır.
Sporsever birisi güreşi, ciriti, atletizmi, yüzmeyi, futbolu sever ve bunları bizzat bir insan etkinliği olduğu için sever; kazanıp kaybetmek bunun içindedir; spor müsabakası ontolojik olarak bu ikisini aynı oranda zaten barındırır. Futbol severlik ne yazık ki sporseverliğin sınırlarından önce doğal olarak taraftarlığın sınırlarına, sonraları ise fanatikliğin sınırlarına doğru ilginç bir mesafe kat etmiştir.
Stat olayları, stat sonrası ve stat öncesi olaylar futbol tarihinin 1900 yılların başından beri vebal hanesini oldukça kabartmış olması, toplumsal birimler arası, şehirler arası çatışmalar, küskünlükler, lig ayırmalar uluslar arası diplomatik sıkıntılar fanatizmin görüntüleri olarak okunma şansızlığını her zaman taşıyacaktır.
Futbol severliğin diğer spor dallarını unutturduğu, spor=futbol diyecek bir duruma geldiğimiz bu toplum çağında futbol severlik sporseverliği ve olimpik ruhu unuttururken kendi varlığını, takım başarısını, idari yapıların istikrarını tehlikeye sokan, paradoksunu oluşturan fanatikliği de kendi eli ile beslemektedir.
Ticari şirketleşmenin para yönü sporseverliğin içine gerektiğinden fazla girdikçe siyasî, ekonomik fanatiklik de futbol severliğin, pardon, taraftarlığın içine girebilecek, beklenmedik sorunlar da bir kavram kargaşası içinde toplumların aynasına düşecektir. Oysa beklenen bireysel kişilik gelişimi ile toplumsal spor algısının dengesidir. Dileğimiz o ki fanatiklik bu ideal algıyı, sporseverlik cennetini bir karambol ile sıkıntılı duruma düşürmesin.



Kaynak : 