Beatles grubunun kurucusu John Lennon “Imagine” isimli şarkısında dini liderlerin, politik liderlerin ve kredi derecelendirme kuruluşlarının (KDK) olmadığı bir dünya hayal etmektedir. Esasen şarkıda son grup olarak finansal liderler vurgulaniyor ancak Wall Street, Londra veya Hong Kong gibi merkezlerdeki aç gözlüler takımı, KDK’ları kukla gibi oynatamasalardı bu kadar kötü olmaya asla cesaret edemezlerdi. The Economist dergisinin hayranı değilim ancak 2009 yılında bu durumu çok güzel özetlemişlerdi:
“Eğer geçtiğimiz on yılda yaşanan finansal aşırı mühendislik ve garantisi olmayan türevlerle işlemler yaparak milyarları götürmek, banka soymak gibi bir suçsa, derecelendirme kuruluşları da bankanın önünde bekleyen kaçış arabasının sürücüleri rolündedirler.”
2004 yılında Hanover Re ile Moody’s arasında yaşananlar ise resmen bir şantaj ve haraç olayıdır.
İnanması güç, fakat 1970’lere kadar KDK’ların Wall Street ile parasal ilişkisi yoktu. Evet, doğru okudunuz. KDK’ların şirketler hakkında rapor hazırlaması için onlara ödeme yapan gerçek birer yatırımcı olarak halkın ta kendisiydi. Bu adil bir rekabet sağlıyordu, ancak gayet iyi biliyoruz ki “adalet” her zaman hırsın ilk kurbanı olmuştur. Hisse senetlerini pazarlayan ve bankalardan daha düşük kredi alabilmenin yollarını arayan şirketler yavaş yavaş KDK’lar ile temasa geçmeye ve kendileri için kredi raporları yazdırmaya başladılar. Bu şekilde KDK’lara ödenen paralar sözkonusu şirketin büyüklüğüne göre birkaç bin dolardan milyon dolarları bulan değerler arasında değişmektedir. “Çıkar çatışması” terimini açıklayan daha iyi bir örnek bulunamaz herhalde.
Enron ve WorldCom firmaları Arthur Andersen ve KDK’ların ellerinde iflasa sürüklendiklerinde her iki firmanın da kredi dereceleri AAA seviyesindeydi.
Ancak Enron’un 2001’de ve WorldCom’un ise 2002’de yaşadıkları o büyük denetle(me)me skandalları bile ne kredi derecelendirme kuruluşlarında, ne bankalarda, ne de finans sektörünün regülatörü olan SEC’de bir silkinmeye neden olamadı. Tüm bu kurumlar, ta ki Lehman depremi gelinceye kadar, iç işleyişlerindeki sorunları gidermek veya çıtayı yükseltmek yerine üç maymunu oynamayı tercih ettiler.
En büyük üç KDK’da çalışan 20.000 personelden bir tanesi bile Enron ve WorldCom sonrasındaki 7-8 sene boyunca benzer başka bir vakanın yaşanacağını nedense öngöremediler. SEC ve Wall Street’de de durum farklı değildi.
Enron iflası bile gerçekleşmeden önce Freddie Mac’deki muhasebe kayıtlarında bir manipülasyon yapıldığını ilk fark eden isim SEC ve Wall Street’ten 2000 km uzakta Nebraska’da yaşayan Warren Buffett adındaki yaşlı kurt oldu.
Tecrübeli yatırımcı Freddie Mac’teki tüm hisselerini sattığında “Mutfakta gördüğünüz bir hamam böceği asla tek değildir,” derken neyi kast ettiğini şimdi çok daha iyi anlıyoruz. Ancak bu yaşlı adamın 2000’de Moody’s halka açıldığında %15 hisse aldığını da unutmamız lazım. Buffett’in hissedarı olduğu Moody’s firması, ilginç bir biçimde, Buffett televizyonlarda çıkıp açıklama yapana dek, Freddie Mac’e en yüksek dereceyi verenler arasındaydı. Ertesi gün Freddie’nin derecesini ilk düşüren KDK olması da kayıtlara geçti.
Kısacası, bu üç “kristal küreye” veya başka bir deyişle “pazar şekillendirici” kuruluşlara sahip oldukları halde hiç kimse alt gelir grubundaki vuracak olan mortgage (gayrimenkul ipoteği karşılığında verilen kredi) krizinin patlak vereceğini öngörecek kadar akıllı veya yürekli değildi.
Bu krizin etkileriyle Lehman’ın iflası, Bear Stearns ve Merrill Lynch’in haraç mezat satışı, Goldman ve Morgan’ın ticari banka statüsüne razı olması, Freddie Mac ve Fannie Mae’ye ABD hükümeti tarafından el konulması, İzlanda’da ekonominin çökmesi ve bu nedenle İngiltere ve Hollanda ekonomilerinin büyük darbeler alması gibi zincirleme gelişmeleri görecek ve yatırımcıları uyaracak bilgi ve sorumluluk duygusu maalesef ilgili hiçbir kurumda veya uzmanda yoktu.
Tüm bu şirketler, bankalar ve ülkeler en son ana kadar KDK’lar tarafından en yüksek notlarla derecelendirilmekteydiler. S&P’nin 2011 yılına kadar baş ekonomisti olan David Wyss, emekliye ayrıldıktan yalnızca bir ay sonra verdiği bir demeçte,
“Kredi derecelendirme kuruluşlarının devlet bütçeleri konusunda bildikleri, sokaktan geçen ve gazete okuyan normal vatandaştan daha fazla değildir,”
şeklinde bir açıklama yapıyordu.
IMF, global resesyon nedeniyle oluşan zararı 4,1 trilyon dolar olarak hesaplamakta. Bu Türkiye’nin gayri safi milli hasılasının beş katından fazla bir rakam demek. Türkiye’nin kredi derecelendirme kurumları tarafından kötü hesaplanan notu nedeniyle oluşan kaybı global rakamların yanında devede kulak gibi kalır.
Sabah yazarlarından Süleyman Yaşar, bu nedenle oluşan yüksek faiz yükünün yıllık 6 milyar dolar civarında olduğunu hesaplamakta. Türkiye açısından bakılınca bu hiç de azımsanamayacak bir rakam. Ancak yukarıda bahsettiğimiz devasa zararlar göz önüne alındığında Türkiye’nin dünyanın merkezinde bulunmadığı veya KDK’ların bir numaralı hedefi olmadığı aşikardır.
KDK’ları hep yapageldikleri şekilde ve malum şirketler ve bankalarla işbirliği yaparak bazı hedef şirketleri, bankaları ve ülke ekonomilerini manipüle etmeye devam ettikleri için suçlamak bir işe yaramaz. Onlara bağırıp çağırmak ve eleştirmek, tıpkı Don Kişot gibi rüzgar değirmenlerine saldırmaya benziyor. Finans dünyası, daha iyi bir alternatif olmadığı müddetçe bu kurumların kredi derecelendirme mekanizmalarıyla çalışmaya devam edecek. Bugün için Türkiye’nin yapabileceği tek şey KDK’lar tarafından yapılacak spekülasyona, manipülasyona ve yıkıma zemin hazırlamamak olmalıdır. Bu kurumları öldüremez, onları görmezden gelemez veya onların yerine yenisini koyamayız. Onlarla yaşamak zorundayız.
KDK’lar tıpkı iyi notlar alabilmek için bir şekilde tatmin etmemiz gereken zorlu öğretmenlere benzerler. Türkiye ise otomotiv, elektronik, altyapı, tarım, turizm, sağlık ve perakende gibi son derece hızlı büyüme gösteren sektörleriyle “yatırım yapılabilir” notunu almak için sınıfın gözde öğrencisi durumunda. Ülkede muazzam bir iç talep olmasının yanı sıra, şirketlerin genişlemesi ve ihracatı için de büyük bir potansiyel mevcut. Bölünmüş karayollarında, demir yollarında, havacılıkta, limanlarda, savunma sanayiinde, turizmde, tarımda ve madencilikteki gelişmeler özellikle etkileyici. Ama yine de her parlayan şeyin altın olmadığını unutmamak lazım.
Türkiye’de telekom alanındaki devlet tekelinin şimdi özel sektör tekeline dönüşmüş olmasından veya elektrik dağıtımındaki özelleştirmenin bir keşmekeşle sonuçlanmasından dolayı KDK’ların yatırımcıları uyarmasına kızamayız. Türkiye’de telekom alanındaki onlarca lisans ve enerji sektöründeki yüzlerce lisans tekel ortamındaki rekabetin eksikliğinden ve kanunların veya regülasyonun yetersizliğinden kullanışsız hale gelmekte, iflaslarla sonuçlanmakta. Ülkede hala bir işin nasıl yapıldığını bilmektense (know-how), kimi tanıdığınız (know-who) daha önemli. Medya sektöründeki gelişmeler ise çok daha vahim. Yabancı bir enerji, telekom veya medya şirketi Türkiye’de yatırım yapar mı sizce?
Türkiye’de eskiye nazaran artık üç kat daha fazla hastane var ancak bu kez de doktorları kamuda yeterli maaşlarla çalıştırabilmek için yeterli bir mekanizma mevcut değil. Devlet hastanelerinin veya üniversite hastanelerinin yaptıkları yatırıma eşdeğer harcama yapabilen özel hastane sayısı ise ancak birkaç tane. KDK’lar nasıl değerlendirsin bu durumu?
Türkiye’de 15 milyon öğrenciye tablet cihaz vermek ve defteri kitabı kaldırmak muhteşem bir plan. Üstelik, ihale teklifi verecek firmalara %15 yerli üretim kotası zorunluluğu getirmek, mevcut cari açığının kapanması açısından muazzam bir fikir. Ancak yerel adayın belirlenmesi sürecine geçildiğinde bir anda her şey bulanıklaşıyor. İhale şartnamesi sürekli değişmekte. Son haberlere göre bu proje, kamu ihalesi kurallarının dışında tutulmak isteniyor. Böyle bir ortamda siz S&P olsaydınız Türkiye’ye nasıl bir not verirdiniz?
Yabancı yatırımcı gözünde, bu örneklerle eşdeğer öneme sahip bir diğer husus ise siyasi gelişmelerdir. 50 senedir Türkiye’de sivil bir anayasa yazılamamış durumda. Kürt meselesi de çözülememiş bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıldaki seçimlerde yeni anayasa için sağlanan geniş halk desteğine rağmen, anayasa çalışmaları halen kapalı kapılar arkasında sürdürülüyor ve Kürt problemi hiç olmadığı kadar kutuplaşmaya doğru gitmekte.
Sadece son dört paragrafı okuyan birisi, Türkiye’de ana hususlarda bir değişimin olmadığını söyleyebilir. Bu durumda kredi derecelendirmemizde de bir değişiklik beklememeliyiz. 2002 yılından beri sağlanan istikrar ve yakalanan büyüme trendi sayesinde “yatırım yapılabilir ülkeler” grubuna girmek üzereyiz. Sadece tek bir kutucuğun daha işaretlenmesi gerekiyor. Fakat bunu da ancak batı standartlarında bir demokrasi ve şeffaflık ile sağlayabiliriz.
Bu makalenin aslı İngilizcedir. Aslına ulaşmak için If Only Rating Agencies Could Talk Turkey başlığını tıklayınız.



Kaynak : 