Bugünlerde “hukuk” filmleri daha bir ilgimi çeker oldu. Ama dünyanın en büyük boksörü olarak değerlendirilen Muhammed Ali’nin Amerikan devleti ile yaptığı hukuk savaşına seyrettiğim filmin başka düşündürdükleri de var.. [1][2]
Bu filmdeki davanın anahtar kelimeleri “müslümanlık”, “zenci”, “bir zenci dünya ağırsıklet şampiyonu olsun mu?” ve “Vietnam Savaşına gitmeyi reddetmek” şeklinde.
Ama benim ilgimi en çok filmde yer alan, o dönemin “müslümanlık tanımları” çekti. Yanısıra “hukukçu nasıl olmalıdır?” mesajını da aldım. Hukuk’un siyasallaşmasına dair tartışılmaların yer aldığı filmin bir tarafında da o zamanların ABD’sinde zenciler arasında yükselen müslümanlık ile ilgili görüşler, kendi görüntüleri ve sözleri ile anlatılıyor. Bu nedenle ilginç bir film.
Bende bıraktığı düşünceler şunlar;
- ABD’de o dönemin hukukçuları herşeye rağmen saygınlarmış. Ülkemizde hukukun bu kadar siyasallaştığı bir dönemde, seyredilmesi gereken bir film.
- Muhammed Ali, akıllı bir insanmış. Konuyla ilgili konuşmalarında bilgelik var. Hatta dava sonucunda, “kızmadım, çünkü onların inançları bunu yapmalarını gerektirdi” diyor.
- Ama asıl konu şu; bu filmi seyrederken “Müslümanlıkbarış dinidir. Dinim bana nedensiz savaşmamayı emretti” diyen bir müslümanlıkla karşılaşıyorsunuz. Günümüzdeki “din yüzünden savaşan” müslümanlıkla taban tabana zıt bir durum. Nereden nereye ve nasıl gelinmiş, üzerinde ciddiyetle düşünülmeli ve analiz edilmeli…
ABD Müslüman Bir Zenci’nin Vietnam Savaşını Protesto Etmesinden Çok Rahatsız Olmuş
Dediğimiz gibi filmin konusu “Dünya’nın gelmiş geçmiş en müthiş boksörü olan Muhammed Ali Clay’in Vietnam savaşına gitmeyi reddetmesiyle ilgili olarak Amerikan Üst Mahkemesi’nde davasının görülmesi” (davayla ilgili notlar aşağıda).
Gerçi o günlerde Vietnam’a benzer nedenlerle gitmeyi reddeden çok kişi vardı ama Muhammed Ali savaşa gitmeyi reddederken “Buradan 15.000 mil öteye gideceğim, bizleri hiç linç etmemiş, hiç tecavüz etmemiş, hiç köleleştirmemiş…. insanları öldüreceğim. Bunu neden yapayım?” ve “Hiçbir Vietkong bana “Zenci” demedi” gibi ifadelerle bir yandan da Amerika’lı beyazlara karşı “akıllı” ve “kinayeli” ifadeler kullanmış.
ABD bu protestodan, o günlerde de savaşı protesto edenler çok olduğu için rahatsız olmuş ama işin içinde başka şeyler de var.
Müslümanlık Barış, Tolerans Dinidir.. Bu Terör Nerden Çıktı?
Filimde bana göre müslümanların Muhammed Ali’ye “iyi ki tarihe kayıt düşmüş” diyerek saygı duymaları gereken not şu; Muhammed Ali savaşa itirazının nedeninini kendi sözleriyle; “Müslümanlık, barış dinidir ve Allahın “hiç kimsenin canını nedensiz almayın” şeklindeki iradesine kayıtsız şartsız itaat etmektir” diye veriyor.
Muhammed Ali “dinim savaşmamayı emretti’ derken Vietnam’ı kastediyordu. “hiç tanımadığım ve bana hiçbir kötülüğü olmamış Vietnamlı’larla neden savaşayım, savaşacaksam beni ezen ve atalarımı anavatanlarından kaçırıp köle yapıp satan beyaz adamla savaşırım” demişti.
Muhammed Ali Adeta 40 küsür yıl öncesinden bugüne önemli mesajlar veriyor. Bir film ile hatırlamak bile güzel. Keşke bugün benzer birileri olabilseydi.
Oysa bugünün dünyasında “Allah için öldürdüğünü” söyleyenler var. Müslüman bir ülkeden geldiğiniz için yurtdışında “peki sizin kitabınızda neden öldürmek caiz?” şeklindeki abuk sorularla karşılaşabiliyorsunuz.
Başka bir abuk sualde Muhammed Ali, yani 11 eylül sonrasında gazeteciler “bir müslüman olarak bu saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz” diye sorduklarında “bir hristiyan olarak nazi soykırımı konusunda, siz ne düşünüyorsanız onu düşünüyorum” diye cevap vermişti.
O zaman düşünüyorsunuz, “peki bugüne nasıl geldik?” ya da “bu IŞID vs nerden çıktı?”.
Tabi ki, Filistin, Irak, Afganistan ve diğerleri var. Ama acaba bunlar özellikle-bilhassa mı yapıldı ya da yapılıyor? Butonlara mahsus mu basılıyor? Düşünülmesi gereken bir husus.
Russell Brand [3] isimli komedyen bile “müslümanlar 100 senedir Batı Avrupa’yı yağmalıyor, bombalıyor, karıştırıyor, kukla yöneticiler veya darbeciler aracılığıyla kaos içinde tutuyor olsa, bazı Hollandalı, Fransız veya Alman gençler de gidip kendilerince intikam derdinde düşmez miydi?” diye soruyor.
ABD Müslümanlığa Nasıl Yaklaşıyor?
Ben bugün Parkinson yaşayan Muhammed Ali’nin hala boks yaptığı günleri hatırlıyorum. O günlerde TRT maçları naklen yayınlar ve Türkiye’deki herkes izlemek için sabaha karşı ayaklanırdı.
O günlerde Türkiye’de popüler bir tartışma hatırlıyorum; “ABD bir gün tamamen müslüman olacak” diyenler vardı. Çünkü ABD’de iteklenmiş zenciler arasında müslümanlık hızla yayılıyordu. Malcolm X[4], Elijah Mohammed[5] ve diğerleri kadar siyasi olmasa da, Muhammed Ali bu akımın popüler liderlerinden birisiydi.
Muhammed Ali’nin yaşadığı “elinden dünya şampiyonluğunun alınması” ve “hapis cezasına tabi tutulması” gibi sorunarda, bu popülerliğinin payı yüksekti. Tabi hristiyan ABD’nin müslümanlığın iyi bir şey olarak görülmesini engellemek için bir şeyler yapması, o günlerde de bekleniyordu.
Filmi seyrederken, aklımdan geçen sorulardan birisi bu; “ABD o günlerden bu yana, topraklarında yayılan müslümanlık akımı için ne yaptı?” şeklinde.
Ama bu soruyu sadece bu film ile ilgili olarak düşünmüyorum. Son 7 yıldır, eşimin görevi nedeniyle bulunduğu Arap ülkelerinde de aynı konuyu defalarca düşündüm. Çünkü 3 arap ülkesinde ramazan dönemlerinde bulundum. Bizdeki düzeyde “11 ayın sultanı” bir ramazan ayı yaşandığına rastlayamadım.
Ülkemizde Ramazan bir şölen olarak değerlendirilir. Özel ekmeği (pide), özel tatlısı (güllaç), özel eğlenceleri ve mahyaları ile diğer aylardan farklıdır. İftar saatinde trafik bile düşer.
Oysa bu ülkelerde ramazan olduğuna dair işaretleri zar-zor görüyorsunuz. Dahası, iftardan 1 saat kadar önce uyanan, sahura kadar uyanık duran, sahurda yiyip yatan ve orucu uykuda tutan bir yaşamları olduğunu öğreniyorsunuz. Yani orucu uyuyarak yerine getiriyorlar.
Buna neden olarak; sıcaklık bir etken olarak verilmekle birlikte, o ülkelerde heryer klimalı ve iftar saati çok daha erken geliyor. Yani yeterli bahane değil. Yanısıra benim bildiğim oruç “nefsini tutmayı” gerektirir. Yani uyanık olmalı ve buna rağmen yememelisiniz (ya da ilgili şeyleri yapmamalısınız). Bu hesaba göre ülkemizde biz (uykudayken) 365 gün oruç tutuyor durumundayız.
Arap Ülkelerini Zapteden İngiliz ve Fransızların Müslümanlığa Etkisi Ne Oldu?
Benim değerlendirmem şu; bu ülkeleri zaptedenler, müslümanlığı sulandırmaya yönelik neler yapmış olabilirler? Mesela Arap ülkelerinden 2’sinde camilerde VIP bölümü olduğunu gördüm. Benim bildiğim müslümanlıkta, allah karşısında herkes eşittir. Bizim ülkemizde bu camilerde VIP olayı yok (henüz).
Yine mesela Tunus camilerine bakarsanız, kilise formatında yani kubbe yerine üçgen çatı, yuvarlak minare yerine dörtköşe yükselen minare görüyorsunuz. Fransız etkisi herhalde diye düşündümdü.
Önceki bölümün son paragrafına dönersek; son peygamberli din olarak müslümanlığın bir gün bütün dünyaya hakim olacağı iddiası, Türkiye’de o günlerde, ABD’deki zenci hareketi ile “hah işte” diye değerlendiriliyordu. Bugün ise “müslümanlık” bir takım terör örgütleri ile hatırlanıyor. Özellikle 11 eylül sonrasında.
Acaba bu noktaya nasıl geldik? Afganistan’da ABD tarafından yetiştirilen Bin-Ladin ve El-Kaide ile mi? Bunlar bugünlerde yasını tuttuğumuz!!! “Suudi Krallığı’nın, kendi iktidarını korumak uğruna ABD ile işbirliği yapmasına karşı gelişti” gibi bir takım nedenlerle tanımlanıyor ama VE/VEYA tersine, müslümanlığı kötü göstermek için mi oluşturuldular.
Ya da daha fazlası için, “bir taşla bilmemkaç kuş” için mi?
Benim çocukluğumun müslümanlığı, sevgiyi, barışı, toleransı, kul hakkı yememeyi, kısacası insan olmayı anlatıyordu. Şimdi şiddet dolu bir şeyler her tarafımızda.. Acaba “bu anlamda” neler olduğunu sosyolojik anlamda inceleyen birileri var mı?
Vietnam Savaşı
Filmin bir anahtar kelimesi de, “Vietnam Savaşı” idi. Dünya’nın süper gücü ve “güya demokrasi savaşçısı” olan ABD’nin Vietnam savaşı ile ilgili pek çok film ve tartışma bugün bile sürüyor. Mesela bu film 2013 tarihli.
Bir başka film olan JFK’nın son sahnesinde geçen yazılar, Kennedy’nin öldürülmesinde Vietnam Savaşının çok etken olmuş olabileceğine işaret eder ve sonraki başkan Johnson’ın daha Texas’dan gelen uçak içinde yemin edip, hemen ardından da yine uçaktayken Vietnam Savaşı’na dair imzaları attığını belirtir.
Irak’taki savaşı tanımlamakta hatırladığımız “demokrasi götüreceğiz” ifadesi o zamanların Vietnam’ı için de kullanılmıştı. Ama bu kadar itiraz şimdilerde ABD’nin savaşa kendisinin gitmemesini, taşaron kullanmasını gerektiriyor. Etrafınıza bakarsanız, taşeronları göreceksiniz.
Muhammed Ali’nin Hukuk Savaşı
Filmdeki anlatılan ve gerçek hayatta yaşanmış olan hukuk savaşı da, bugünün Türkiye’sindeki hukukçuların izlemesi gereken bir olay. Tam bir “hukuk” gösterisi. Herkesin “siyasi” nedenle karşı olduğu bir konu ortada. Ama sonuç tamamen farklı bir noktaya çıkıyor. Ve ilginç olan şu; bu gerçek, yaşanmış bir olay.
Film, Muhammed Ali’nin o dönemki gerçek görüntülerine ve ifadelerine de yer vermekle birlikte, tamamen Amerikan Üst Mahkemesinin oda ve koridorlarında geçiyor. Oradaki günlük yaşamı, hakimlerin zayıf ya da güçlü yönlerini, hakimlerin yanındaki katiplerin davranışlarını ve karar verme süreçleri gösteriliyor.
Dava temyiz ile Üst Mahkemeye gelmiş, alt mahkemeye geri gönderilmiş, tekrar Üst Mahkemeye gelmiş. 9 hakim içindeki 1 tek hakimin talebiyle görüşülüyor. 9 hakim tartışmalar sonucunda 3 oya 5 oy ile Ali’nin hapis cezası almasını onaylıyor.
Ama sonra gerekçeli kararı yazması istenen ve hapis cezasını onaylayan hakim John Harlan’ın[6] görevi verdiği genç liberal katip Kevin Connoly’nin “kişilikli bir insan olduğunu”ve kendisinden talep edilenin tersine görüşünü yani “hapis cezası almaması gerek” şeklinde bir“gerekçe”yazdığını görüyoruz.
Üst Mahkemenin değerli Hakimi yaşlı Harlan tabi ki kızıyor. Bunun üzerine genç Connoly gerekçeyi bu sefer onun istediği şekilde yazıyor. Ama arkasından istifasını da birlikte veriyor; “Sizinle çalışma şansım olduğunda başım göğe ermişti. Sizinle çalışmak bir onur ama artık sizinle çalışmak için istek duymuyorum” diyerek. “Vay canına, hukuk ve hukukçu bu olmalı” diyorsunuz. Ama bitmedi.
İstifa eline ulaşmadan önce Harlan genç Connoly’nin yazdığı ama kendisinin istemediği görüşü yine de okuyor ve KOSKOCA HAKİM, genç Connoly’nin görüşleri ile kararını değiştirmekten çekinmiyor. Hatta diğer arkadaşlarını da ikna turuna çıkıyor; “Ali’nin savaşa gitmeme hareketinin dini nedenlerle karşı olduğunu anlamış bulunuyorum.. Islam dini silahlanmayı reddediyor” diyor. İşte asıl hukukçu bu olmalı. Dünya ancak böyle ileri gider.
Bu yazı dolayısıyla, genç meslektaşının görüşü ile kararını değiştirmekten korkmayan yaşlı John Harlan’ın, yanında çalıştığı hakime ters düşüncelerini savunmaktan korkmayan ve bu uğurda istifa etmeye de çekinmeyen o zamanın genci Kevin Connoly’nin, en başından tek başına bu kararı savunan hakim William Brennan’ın[7] ve karar verirken, yakın arkadaşı ve kendisinin oraya atanmasına neden olan başkana ters düşmekten korkmadan, vereceği karar için kılı kırk yaran Hakim Harry Blackmun’un [8] adlarını analım ve kendilerinin önünde “adam gibi adam” oldukları için eğilelim. Çünkü dünya bir gemi, ABD’lisi ya da Türk’ü hepsi aynı gemide ve birbirlerine ilham veriyorlar.
Bugünün hakimleri de, kendilerini iyi kararları ile her zaman hatırlayacağımızı unutmamalılar. Hayat bugünden ibaret değil.
Son olarak, bir hukukçu arkadaşımın Ankara’daki atamalarla ilgili cümlesini –yukarda da hakim Brennan ile örneği var– tekrarlamak ve umut duymak istiyorum; “Hukuk mühendislik kabul etmez. Atamaları siz şöyle yaparsınız ama karar böyle çıkabilir”.
[1] Film ile ilgili bilgiyi bu linkten okuyabilirsiniz..
[2] Muhammed Ali
[3] Russel Brand ve Müslümanlık
[5] Malcolm X
[5] Elijah Mohammed



Kaynak : 