Bilişim için kullanılan ürünleri birer sarf malzemesi olarak ele alınca bilişim sektörü de bunların alınıp satıldığı bir pazar yerine dönüşmüş oluyor. 2000 yılı öncesinde ülkemizdeki pazarın satıcıları, ki üreticilerin tümü yabancı yazılım ve donanım firmalarıdır, müşterilerine dünya genelinde oluşmuş “yeni ekonomi” düzeninde gelirlerini katlama sözü veriyorlardı. Pazarlanan ürünler çokluk özel yapımdı. İnternet veya diğer yaygın iletişim ortamları hariç, sistem seviyesinde, ya da yazılım seviyesinde biraraya gelmeyecek şekilde tasarlanmışlardı. Sadece aralarında özel bir partner programı oluşturan üreticiler “kısıtlı” bir ortak işlerlik sunabiliyordu. Bu çalışma tarzının sebebi müşterileri kendilerine bağlamak ve daha gelişkin ya da farklı bir amaca yönelik dahi olsa başka üreticilerin ürünlerine dönmelerine engel olmaktı.
Son iki yıldır, özellikle de geride bıraktığımız yılda, bu pazar küçüldü. Talep azalınca kar marjlarını aşağı çeken firmalar pazardaki ürünlerin fiyatını düşürdü. Müşteriler ise yeni alımlarını ancak gerçek ihtiyaçları için yapmakta israrlı, alımlarla ne kazanacaklarından emin olmak istemekte kararlı kaldılar. Bu durumda talebin hacmi, düşen fiyatlarla artmadı ve pazarda dönen paranın hacmi de iyice azalmış oldu.
Şimdilerde firmalar, ürünlerini satın alan müşterilerin bilişim harcamalarını kısıp, verimlerini arttıracaklarını iddia ediyorlar. Bu davranış tarzı tarihteki diğer pazarlarda, geniş ölçekde şirket birleşmelerinden önce görülmüştür. Bilişim ekonomisi donanım ve yazılım varlıkları açısından “dolu dünya düzenine” geçmeye başlamıştır. Bu tip bir pazar ekonomisi, beraberinde yeni faktörler getirecektir. Örnekse “çayır yangınları”, ürünlere saklanan bağımlılık unsurları, geniş çaplı otomasyon, kısıtlanan özgürlükler, hukuk düzeni ortaya çıkacaktır.
Harcamaları aşağı çeken ve eldeki varlıklardan en yüksek verimi almaya yönelen ürünlere örnek olarak, sunucu konsolidasyonu ya da depo idaresi yazılımları gösterilebilir. Bu sanallaştırma yöntemleri sayesinde, veri merkezinin diğer parçalarından soyutlanıp, birer “paylaşılan kaynağa” dönüşen sunucu, depo ve ağ kapasiteleri kendi içlerinde de otonomluk kazanıp, kendi kendilerini ayarlayabilir, yönetebilir hatta onarabilir olacaklar. IBM’in eLiza, Sun’ın N1 ve HP’nin Utility Data Center “yapıları”, 2002’de bu amaca yönelen flaş çalışmalar oldular. Her ne kadar CA, Tivoli ve BMC yıllardır bu hedeflerin peşinde koşuyor olsalar da, bu kez topun “A takımı oyuncularında” olması, en azından inanma isteği uyandırıyor.
Yine A takımı oyuncularında beliren, olumlu bir davranış değişikliği ise “özel çözümler” konusunda yaşandı. İnternet ya da kurumsal bir ağ üzerinden XML mesajları sayesinde, en azından yazılım seviyesinde beraber işlerliğin kazanılmasını benimsediler. Kendinden menkul en küçük yazılımın, bir “web servisi” olarak sağlanabileceği düşüncesi ortaya çıktı. Atomikliğe sahip web servisleri ağ ortamında bir araya gelip, bir orkestrasyon ile işe koşulacaktı. Bu dağıtık mimari model çerçevesinde tüm ürünlerinde vizyonlarını kaydıran sağlayıcılar, “servis paradigmasını” sektörün gündemine yerleştirdiler.
Kurumlar arası “işbirliği” düşüncesinin doğal açılımı dışkaynak kullanımıdır. Şirketin temel yetkinliğini doğrudan etkilemeyen tüm operasyonların, konusunun ehli bir başka firmaya devredilmesi cazip bir opsiyon olarak bitirdiğimiz yılda ortaya çıktı. Konuya el atan danışmanlık şirketleri, aslında her firmanın ana yetkinlik tesbiti yaptıktan sonra bir “kaynaklama stratejisi” geliştirmesi gerektiğini telkin ettiler. Bu strateji meydana getirilirken her bir iş birimi için değerlendirilebilecek olası kaynak opsiyonları şöyle sıralanıyor :
[A]İç kaynak [B]Dış kaynak [C]Ortaklaşa barındırma (co-location) [D]Yönetilen servis (managed services) [E]ortak açılım (joint venture)
İrlandalı iş idaresi “filozofu” Charles Handy bir söyleşide şöyle konuşuyor :
“Bireyler gibi şirketlerin de ömürlerinin ilk bölümü varoluş savaşı içinde, başarı peşinde geçer. Bubu başarı elde edilince artık oturup, gerçek katkı şeklinin tasarlanması gerekecektir. En uzun ömürlü şirketler dünyaya özel bir katkı sağlayabilenlerdir ki böyleleri için “bir ruhu vardı” diyebiliyoruz”.
Ne dünyada ne de ülkemizde bilişim sektörü sadece bir pazar yeri olmamalı. Kendine has bir ruha kavuşmuş, rekabet kaygısı ile değil, değer katmak için var olan kurumların var olduğu organik bir yapı olmalı. Bu yapı dahilindeki kurumlar teknik engeller ile karşılaşmadan işbirlikleri kurabilmeli, birbirlerinin sağladıklarını bir kaynak olarak kullanabilmelidir. Bu transformasyon tamamlanınca birlik kazanmış, esneklik ve adaptasyon yeteneğine sahip, güçlü ama atılgan bir endüstri olacağız.



Kaynak : 