Bizim ihtiyacımız kısa ve özlü anayasadır. Anayasamızda Yükseköğretim ile ilgili 130 ve 131’inci maddeleri sadeleştirilerek amaç ve temel ilkelerin yazılması yeterli olacaktır. Yapılacak düzenlemelerde, yetkiler şahıslardan daha çok kurullara verilmelidir.
Yükseköğretim kurumlarının kanunla kurulması anlayışından vazgeçilmelidir.
Özel girişimciler belirlenen gerekli koşullarını yerine getirerek serbestçe yükseköğretim kurumu kurabilmelerinin hiçbir sakıncası olmamalıdır.
Özel okul ve özel üniversiteler ülkemiz eğitimine hizmet eden kurumlar olarak görülmelidir.
Eğitim kurumlarını kamu okulları ve özel okullar şeklinde ayrı değerlendirmek, yanlış olur.
Akademik yükselmelerde Uygulanan Zorunlu Yabancı dil sınavları kaldırılmalıdır.
Yabancı dil öğrenme ile yabancı dil sınavları bir birinden farklıdır. Hiçbir akademisyen yabancı dil öğrenmeye/öğretmeye karşı olamaz (mümkünse birden fazla yabancı dil öğrenilsin). Ancak, İngiliz’in İngiliz’den istemediği ağır gramer özellikli yabancı dil sınavlarını akademisyenlerin önüne engel olarak koymak büyük yanlışlıktır.
Öğretim elemanlarına mutlaka bir yabancı dil sınavı uygulanacak ise; bu sınav akademik hayatın başında ve sadece bir kez (yüksek lisans veya doktora öncesi, okuduğunu anlamaya yönelik yani; Türkçe’den yabancı dile/yabancı dilden Türkçe’ye tercüme şeklinde) yapılmalı, sonraki hiç bir kariyer basamağında artık yabancı dil sınavı yapılmamalıdır.
Anayasamızda Türkçe’nin resmi dil olduğu açıkça ifade edilmiştir. Buna rağmen ülkemizde yabancı dil konusundaki zorlamalar Türkçe’mizin önünü kesecek boyutlara ulaşmaktadır.
Türkçe’miz hem yazım ve hem de iyi bir bilim dilidir. Resmi ve Anadilimiz dururken yabancı dille eğitim yapmanın gelecekteki olumsuz sonuçları çok iyi değerlendirilmelidir.
Araştırma Görevlisi atamaları Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) benzeri Merkezi sınavlarla yapılmalıdır.
Böylece adam kayırmacılığın önü kesilecek, lisans eğitimini bitirmiş her Türk gencine hak ettiği üniversitede kariyer yapmaya olanak verecek ve Anayasamızın emrettiği eğitimde fırsat eşitliği sağlanmış olacaktır.
Merkezi Doçentlik sınavları kaldırılmalıdır.
Yardımcı doçent, Doçent ve Profesörlüğe yükseltme ve atanma aynı prosedüre tabi tutulmalı ve Merkezi Doçentlik sınavlarına son verilmelidir. (Şimdiki sistemde yardımcı doçent ve profesörlüğe yükselme ve atanma nasıl yapılıyorsa, Doçentliğe yükseltme ve atanma da aynı şekilde olmalıdır, Niçin çifte standart uyguluyoruz?)
Akademik yükseltmelerde herhangi bir süre kısıtlaması olmamalıdır.
Hiçbir gelişmiş ülkede bilim adamlarının önüne süre engeli konulmamaktadır. Yeni yasa hazırlanırken; Akademik yükseltmelerde ve bir üst unvana atanmada süre değil bilimsel yayınlar ve performans esas alınmalıdır. Amerika’da ve Avrupa’da 26 yaşında profesör olunabilirken bizde neden bilim adamalarının önüne süre engeli konuluyor, anlaşılır gibi değildir.
Akademik yükseltmelerde belirli bir süre koymak yerine liyakat ve performans esas alınmasının ülkemizde bilimsel gelişmeyi artıracağı gün gibi aşikardır. Dolayısıyla her kademedeki akademik yükseltmelerde olduğu gibi, Doktora sonrası Doçentlik sınavına müracaatta da hiçbir süre tahdidi olmamalıdır.
Yeni Tasarıda, Üniversitelerimiz Bilimsel Özgürlük, Akademik ve Mali özerkliğe kavuşturulmalıdır.
Avrupa Birliği Ve Dünya İle Bütünleşmede Özerklik Şarttır.
Rektörler atama yolu ile değil seçim ile gelecek iseler, bu seçim tam demokratik olmalı, yani en fazla oyu alan Rektör olarak atanmalıdır.
Yakında yapılacak mahalli seçimlerde diğerlerinden bir oy fazla alan muhtar adayı, muhtarlığını ilan ederken, 300 oy fazla alan Profesör, Rektör olarak atanamayabilmektedir. Bu durumda, toplumun aydın kesimini oluşturan üniversitelerdeki yüzlerce öğretim üyesinin tercihinin hiçe sayılmasını demokrasiyle nasıl bağdaştıracağız.
Şimdi uygulanan Rektörlük seçimi “Müsamerelik bir seçim”dir. Güzide kurumlarımız üniversitelerdeki seçim ilkesinin ciddiye alınması ve bu arada bugünkü ‘rektör seçimi’ adı altında oynanan komediye de son verilmesi gerekmektedir.
Her kademedeki Tüm öğretim Elemanlarının Özlük Sorunları çözümlenmelidir.
Şu andaki uygulama ve hazırlanan taslakta öğretim elemanları içinde sadece Doçent ve Profesörlerin iş güvenceleri vardır. İş güvencesi, Anayasamızda ve İLO sözleşmelerinde her çalışan için temel bir hak iken, Yardımcı Doçentlerin, Araştırma Görevlilerinin, Öğretim Görevlilerinin, Okutmanların ve Uzmanların bu güvenceden mahrum bırakılmaları kabul edilemez.
Yardımcı Doçentlik kadroları daimi statüde olmalıdır.
Yürürlükteki mevzuata göre, Yardımcı Doçentlerde Doçent ve Profesörler gibi öğretim üyesi olarak kabul edilmesine ve aynı görevleri yapmalarına rağmen çifte standarda tabi tutulmaktadırlar. Yardımcı Doçentlerin 12 yıl görev süresi sınırlaması ve birinci dereceye inememeleri bir hukuk garabeti olarak devam etmektedir.
Gelişmiş demokrasilerde sivil toplum örgütlerinin önemi aşikâr iken, yeni tasarıda yüksek öğretim kuruluna eğitim sendikalarından da temsilcilerin alınması uygun olacaktır.
Sonuç olarak; hazırlanacak yeni Yükseköğretim Yasa Tasarısında, mevcut eksikliklerinin ve olumsuzlukların azami derecede giderilebilmesi için; en kısa zamanda, tüm topluma açık geniş katılımlı (tüm öğretim üyeleri, öğrenciler, veliler ve vatandaşlara açık) bir “Yükseköğretim Kongresi”nin yapılmasının çok yararlı olacağı kanaatini taşımaktayım.
Selami SERHATLIOĞLU, Yard.Doç.Dr, ([email protected] )
Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, ELAZIĞ
Bu konuda ilave bir bölümü de YÖK Yasa Tasarısı Taslağına Önerilere Ek başlığı altında okuyabilirsiniz.



Kaynak : 