15 yeni üniversite kurulmasına ve kurulacak bu üniversitelere rektörlerin hükümet inisiyatifinde önerilmesine yönelik tartışmalar, bir kez daha üniversitenin ne olduğu konusundaki soruyu gündeme getirmiştir.
YÖK, 4 yeni üniversitenin kurulabileceğini söylüyor, ancak hükümet yüksek öğretim kurumlarının görüşlerini yok sayarak 15 üniversite kurulmasına karar veriyor.
Ayrıca pek çok kesim açılacak üniversitelere rektörlerin hükümetin önerisi ile atanmasının geçmişte yaşanan acı tecrübeleri dikkate alarak yaratacağı siyasi kadrolaşmanın kalıcı etkiler yaratacağı kaygısı taşıyor.
Bu kaygıları daha önceki üniversite kuruluşlarında da dile getirilmişti. O günde uzun erimli bir planlama yapılmadan tabela üniversiteleri oluşturuldu, aradan geçen zaman içinde de pek tarihten ders almışa benzemiyoruz.
Nihayet Anayasa Mahkemesi 10 Ağustos 2006 tarihinde yeni kurulacak üniversite rektörlerinin atanmasında 2 yıl için Milli Eğitim Bakanı ve Başbakanın önereceği 3 isim arasından Cumhurbaşkanıca atanmasını ön gören yaşa hükmünü iptal etmiştir. Gerekçeli kararda “Bu bağlamda, üniversite özerkliği, üniversitelerin yönetiminin siyasal iktidarlar sübjektif tercihlerinden olabildiğince etkilenmeyecek şekilde yapılandırılmasını gerektirmektedir” denmektedir.
Yasanın iptali ile boşlukta kalan üniversite rektörlüklerinin YÖK tarafından geçici yöntemle atanması sorunu ve kaygıları gidermediği görülmektedir. Hükümet yasayı yeninden TBMM’sinden geçirerek uygulanmasını istiyor. YÖK ve Cumhurbaşkanı süreci Anayasaya aykırı bularak karşı çıkıyor.
Açıkçası ülkemiz eğitim ve bilim konusunda hiçte hoş olmayan bir sınav vermekte olup bunun faturası bir bütün olarak geleceğimize biçilecektir. En açık ifadesi ile insani gelişmişlik yönünden 98 sırada olmamız gösterilebilir.
Yeni kurulan üniversitelere başvuracak öğrenciler ve çalışanlar açısından belirsizliklerin sürdüğü bir kurumda olmakta zor olsa gerek. Güven yaratmak, ileriye doğru isteklendirici çalışma yapmak için üniversitenin her türlü etkiden uzak bilimsel erki olan tarafından yönetilmesi ve üniversitelilik ortamının sağlanması gerekir.
Ülkemizin bir anda kurulmuş 15 üniversitesinin daha önce kurulan ancak bir türlü arzulanan düzeye gelmemiş olan üniversiteler düzeyinde bir yaklaşıma bu ülkenin artık tahammülü olamaz. Mutlaka üniversite atmosferinin kazandırılması gerekir. Onun için başlangıç çok önemli
Hatırlayacağınız gibi, 1992 yılında hiçbir alt yapısı olmadan kurulan 22 üniversitenin ve atanan idari ve akademik kadrolarının bulundukları ortamı ne kadar üniversiteye dönüştürdükleri, bulundukları il’e bilimsel bilgi, kültür ve sosyal zenginlik kattıklarını kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Ancak şu kadarı açık ki bugün üniversitelerin Türkiye’nin sorunlarına herhangi bir çözüm getiremedikleri bir tıkanıklık içinde oldukları görülmektedir.
Herkesi suçlamıyorum, ancak yapılan bütün anket ve kamuoyu yoklamaları Üniversite profilinin çok da iyi olmadığı ve topluma da çok şey kazandırmadığını göstermektedir. Yine yapılan araştırmalar üniversitelerin bazı bölgelerde şehre canlılık kazandıracağı yerde, yöresel kültürün etkisine girdiği yönündedir.
Bu durumu düzeltmek için yapılan girişimlerde beraberinde bazı dirençleri getirmekte, kamuoyundaki yansımaları üniversiteleri toplum nezdinde küçük düşürmektedir. Nihayet Van rektörü nezdinde yaşanan olay bunun bir sonucudur. Uzun zamandır eğitim sistemi üzerinde oynanan oyunlar, hepimizi tedirgin ediyor. Bugün var olan üniversitelerin içinde bulunduğu durum içler acısı. Kim ne derse desin bir çok nedenden dolayı üniversiteler çalışamaz duruma gelmiştir.
Mevcutları geliştirmeden yenilerini kurmak ve kendi içinde verimsiz, kavgalı durumda bırakmak toplumun bilime ve üniversiteye karşı olan güvenini sarsacaktır. Daha önce de belirttim, üniversiteler siyasetin içine çekilmeye ve halkın gözünde bilim ve bilim adamları güvenilmez kişiler olarak yansıtılmaya çalışılıyor.
Alt yapısı oluşmadan, YÖK’ün izni ve fizibilite raporları olmadan yeni üniversiteler açılması, TÜBİTAK’a yasal olmayan yollarla atamalar yapılması, üniversitelerin araştırma bütçelerinin kısılması, araştırma görevlisi atamalarının durdurulması, üniversiteler üzerinde yapılan baskılar hep daha öncesi yaşadığımız değişik kaygıları aklımıza getiriyor. Son birkaç yıldır maalesef üniversiteler araştırma görevlisi bile alamamakta, bir akademik konuğuna yemek bile sunamayacak duruma düşmüş bulunmaktadır. Üniversitelerin bilim adamı yetiştirme kaynaklarının kısılması, ileride nitelikli bilim adamı bulunmasını çok daha zorlaştıracaktır.
Yeni Üniversite Açılması Zorunlu, Ancak Acele Edilmemeli
Türkiye’de her yıl nüfusu %1,5 oranında büyüdüğü gerçeği ile artan yüksek öğretim talebinin karşılanması için çok önceden önlemlerin alınması gerekirdi. 16 Milyon öğrencisi olan ve her yıl 1.5 milyon öğrencinin üniversite kapısına dayandığı ve 100 bin’inin nitelikli fakültelere girdiği bir ülkede 15 değil daha çok sayıda üniversiteye ihtiyaç bulunmaktadır.
Bir taraftan alt yapısı ve akademik yeterliliği oluşmayan devlet üniversitesi açma talebi ve diğer yandan artan vakıf ve özel üniversite açma talebi eğiti ve bilim kalitesi sorununu gündeme getirmiştir. Ayrıca artan yüksek öğretim talebin kaşıklanması için yapılan siyasi baskılar ile üniversite oluşturma potansiyeli denkleşmediği için kaygılar gündemdedir. Türkiye’deki heterojen yapısı nedeniyle zor olan bu sürecin akılcılıkla yürütülmesi gerekir.
Ülkemizdeki genç nüfus sayısına göre okullaşma ve üniversite sayısı yönünden de yetersiz konumda bulunmaktadır. Ancak yeni üniversite açmakta acele tedip niteliksiz yapı kurmaktansa öncelikle üniversiteler planlı bir anlayış içerisinde öncelikle sayı bakımından değil, öğretim kalitesi, kütüphane, anfi, laboratuar ve yurt gibi imkanlar ve en önemlisi yeterli ve nitelikli öğretim üyesi bakımından geliştirilmelidir.
Üniversitelerin amacının bilim ve felsefe yapmaktır. Meslek Yüksek okulu ülkemizde meslek okulları kavramının yeterince gelişmediği için üniversitelerin meslek edindirme kurumları gibi de algılanmaktadır. Bu anlayış üniversiteye zarar veriyor. Yeni üniversitelerin buna önem vermeleri gerekir.
Ancak üniversite açmak için de devletin belirli bir plana göre dünya standartlarında akademisyen yetiştirmek için Bilim Adamı Okulları veya Bilim Akademileri oluşturması, bilim, felsefe tarih, strateji, pedagojik formasyon, insan kaynakları derslerini almış olarak her yönü ile gelişmiş, bir değil birden fazla dil bilen akademisyenler yetiştirmesi gerekir.
Bilim yapma kapasitesi yüksek olan kişilerin üniversiteye alınmasını hedefleyen uzun süreçli bir yapılanmaya gidilmesi gerekir. Ayrıca bugün ülkemizin ihtiyacı üniversite değil tam tersine ara elaman yetiştirecek meslek okullarına ihtiyaç duyulmaktadır. Her alanda yardımcı teknik personel yok anacak çok sayıda işsiz diplomalı bulunmaktadır. Sağlık teknisyeni, ziraat teknisyeni ve diğer alanlarda yardımcı elamanın işini diplomalılar yapmaktadır.
Milyonlarca insanı sosyal ve kültürel alt yapısı oluşmayan illerde yine alt yapısı oluşmamış ve gerçek anlamda üniversite ortamı olmayan üniversitelere göndermenin anlamı da yok. Burada yarım bilgi ile yetişecek insanında kimseye faydası yok tam tersine yarım bilgi ile ülkemize uzun sürede zararlı da olmaktadırlar.
Rektör Seçimi ve Ataması Belirlenmiş Kriterlere Göre Yapılmalıdır
Sorun bilim politikası eksikliğinden, sorun kriteri beli olmayan rektör atanmasından, sorun YÖK yasasından ve bilim adamı seçme yönteminin olmamasından kaynaklanıyor. Sağlıklı bilim politikalarının yanı sıra üniversite yöneticiliğinin de belirli bir kritere göre belirlenmesi önem arz etmektedir.
Bugün üniversitelerimizin en ciddi sorunu yönetici belirlenmesinde hiçbir ciddi kriterin aranmıyor olmasıdır. Dünya bilim kuruluşlarının tersine ülkemizde Profesör olmanın dışında hiçbir kriterin aranmadığı bir ortamda yarı seçim yarı atama ile üniversite gibi ciddi bilim ve yönetim anlayışı gerektiren bir kurumu yönetici belirlemeye kalkmanın bedelini üniversite kamuoylarına bırakıyorum.
Yeni kurulacak üniversitelerin alt yapı sorunu ve belirli bir bilimsel disiplinin yerleştirmesi için üst yönetiminin belirlenmesinde biraz daha dikkatli olunması gerekmektedir. Bu üniversitede rektör ve üst yönetimin asıl görevi inşaat ve kaldırımlardan çok üniversiteye yeni bir bilim politikası kazandırmak ve bilimsel anlamda üniversiteyi geleceğe taşımak olmalıdır.
Üniversitenin inşaatı veya kaldırımları sonradan da yapılabilir, ancak üniversite geleneği başlangıçta yerleşmez ise bir daha düzeltilmesi belki mümkün olmayacaktır. Ülkemizin toplumsal kültürü maalesef bu şekildedir. Bütün bu nedenlerden dolayı yeni kurulacak olan üniversitelerde asıl zor olan bir bütün olarak dünyadaki bilimsel gelişmeleri de kavramış olarak üniversiteyi geleceğe taşıyacak irade ve bilincine sahip olmaktır.
Bunun yapılabilmesi için de rektör adayının bilim kültürünün solunduğu bir ortamdan bilimsel çalışma geleneğini kazanmış olmak gerekir. Bugüne kadarki uygu lamlardan yola çıkarak yeni üniversitelere atanacak üst yöneticilerin hangi kritere göre atanacaklarının bilinmemesi hepimizi kaygılandırmaktadır.
En azından üniversiteyi yönetecek rektörün olmasa olmaz bazı standartları olması gerekir. Daha öncede yazdım, rektör adayının “bilim politikası var mıdır? yabancı dil biliyor mu? ulusal ve uluslararası düzeyde bilimsel makale ve proje üretebilme, bilim insanı yetiştirme kapasitesi, yönetebilme becerisi, toplumsal etkinliklere önderlik etme gibi bazı niteliklerin aranıyor olması gerekir.
Ayrıca analitik düşünme kapasitesi gibi insana güven veren, duruşu olan, doğruya doğru, eğriye eğri diyen insanların seçilmesi öğretim üyesine, öğrenciye ve halka güven vermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde toplumun üniversiteye ve bilime olan güveni daha da sarsılacaktır. Çok da haksız sayılmazlar. Sanırım toplumun her kesiminden üniversiteye bakışında ve yönetim anlayışında belirli bir entelektüel ağırlık ve saygınlık beklemektedir.
Bilim ve teknoloji gelişimini sağlayabilecek nitelikli aydın kuşakları yetiştirmek için ölçütleri belirlenmiş, gerçekten üniversite olmayı hak eden ve üniversiteliliği taşıyabilecek yeni üniversiteler oluşturalım. Bunun için öncelikle siyaset üstü bir anlayışla ülkemize yakışır özerk bir yüksek öğretim yasasının çıkarılmasıdır. Özerk üniversite kendi yöneticisini kendisi belirler ve yanlış yaptığı yerde de hesap sormasını bilir. Bunun için öncelikle ülkemizin pilim politikasına ve bilim adamı yetiştirme programına doğru çözümler bulalım. Doğru politikaları ve doğru bilim adamını seçersek, doğru yönetici de kendiliğinden oluşacaktır. Doğru yönetici kurumunu ileriye götürecektir. Bütün dünyanın tecrübesi ne aradığını veya ne aramadığını bilen, EVET veya HAYIR demesini bilen, etik değerleri olan, ilkeli, karalı ve çalışkan insanların yönettiği alanların farklılığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Artık bu ülkenin liyakate dayalı olarak bilgisi ve çalışkanlığı ile kendisini gerçekleştirmiş, öz güveni olan doğru yerde ve zamanda konuşlandırılmış yöneticiler ile yönetilmesi gerekir. Buna en çok eğitim kurumlarının ihtiyacı bulunmaktadır.
Özet olarak, ülkemizin yüksek öğretim görmek isteyen yüksek bir öğrenci potansiyeli bulunmaktadır. Ancak halen ülkemizin bir ciddi bilim ve eğitim politikasının olmamsı nedeniyle bir çok sorun yaşanmaktadır. Yüksek öğretim kurumlarına olan talebe karşılık yeni üniversitelerin kurulması iki açıdan sorunlu görülüyor. 1. Üniversite kurulacak İllerin bir kısmında üniversitelilik bilinci ve ortamı henüz gelişmemiştir. 2. Rektörlerin atanma kriterleri belirgin değildir.



Kaynak : 