Krizdi, Ergenekon’du derken Türkiye’yi, Batı ile entegre edecek olan Avrupa Birliği’ni neredeyse unuttuk. CPS Corporate & Public Strategy Advisory Group’un Genel Müdürü Tulu Gümüştekin’den, Türkiye’yi, önümüzdeki dönemde bekleyen süreci özetleyen, güncel bilgiler vermesini rica ettik. Türkiye’nin, gelişen bir takım iç ve dış dinamiklerin de etkisiyle çok zor ve sallantılı bir dönem geçirdiğini belirten Gümüştekin, giderek birbirine bağlanan dünyada, istikrar ihraç eden bir bölge ülkesi olarak Türkiye’nin, mutlaka AB’nin bir parçası olması gerektiğini söylüyor.
turk-internet.com : Bundan yaklaşık 1 sene önceki bir röportajınızda Türkiye’yi zorlu bir sürecin beklediğini söylemiştiniz. Bu süre içerisinde neler oldu?
Tulu Gümüştekin : Türkiye zorlu bir sürecin içinde… Bunun bizim içimizde gelişen dinamiklerle ilgisi olduğu kadar, bizim dışımızdaki dinamiklerle de çok yakın ilgisi var.
İç dinamikler açısından Türkiye, çok zor ve sallantılı bir dönem geçirdi. Bu döneme tehditler, darbe girişimi olduğu sonradan öğrenilen örgütlenmeler, muhtıralar, parti kapatma davaları, bir cumhurbaşkanlığı seçimi, bir de genel seçim girdi. Terör giderek daha fazla can yaktı, Türk Silahlı Kuvvetleri, özellikle de Hava Kuvvetleri sınır dışı operasyonlar yaptılar.
Bütün bunlardan kendimizi zor da olsa sıyırabildik, ancak harcadığımız zaman, kaybettiğimiz zemin ve enerji, eksik kalan yatırımlar, aşılamayan düşmanlıklar bize tahmin etmediğimiz bir bedel ödetmeyi sürdürüyor.
Dış dinamiklerden kastım, AB içinde bir türlü gerçekleştirilemeyen kurucu andlaşma tadilatı girişimleri; Maastricht Andlaşması ilk sorunlu tadilat olmuştu, ondan bu yana Amsterdam andlaşması fazla sorun olmaksızın, Nice Andlaşması ise iyice kırpıldıktan sonra, uzun ve yıpratıcı müzakereler ertesinde kabul edilebildi. Anayasal Andlaşma reddedildi, onun daha sulandırılmış ve “anayasa” sözcüğü silinmiş hali olan Lizbon Andlaşması ise gene reddedildi.
Şimdilerde Lizbon Andlaşması’nı reddeden İrlanda seçmenini rahatlatacak bazı açıklamalar getirilerek (rahatlatıcı konular arasında İrlanda’da kürtajın yasak kalması gibi unsurlar da var), andlaşmayı yeniden oylanması hedefleniyor.
AB tarihinde, hiçbir dönemde bir kurucu andlaşma iki kez reddedilmemişti. Bunu”genişleme” sürecinin AB kamuoyunda anlaşılmadığı ve benimsenmediğine bağlayanlar var. AB içinde, çok sayıda fakat ekonomik büyüklük itibarıyla marjinal ülkenin katılımının olumlu etkileri anlaşılmış değil. Bunların hepsi bir araya gelince, AB’de “aman daha fazla genişlemeyelim” havası oluşuyor. Bütün bunlara bir de, 1995’ten bu yana, Jacques Delors ayrıldığından beri Komisyon’un AB kurumları içinde eski ağırlığını giderek kaybetmesi ve Avrupa Birliği’nin giderek “hükümetler arası” bir yapıya bürünme sürecini de eklerseniz AB içinde işlerin neden eskisine nazaran çok daha güç olduğunu anlarsınız.
turk-internet.com : TİKAD toplantısında; “AB, içerisinde ciddi oranda bir kitlenin, Türkiye’nin, AB’ye ait olmadığını düşündüğünü” söylemiştiniz. Peki, bu hangi nedenden kaynaklanıyor?
Tulu Gümüştekin : Çok sayıda nedeni var. Temel nedeni, ilişkisizliğimizin on yıllar boyunca karşılıklı olarak birbirimize “ortak” olmaktan ziyade “uzak tanıdık” gibi bakmamız. 1970’lerin sonuna dek, Türkiye tümüyle içine kapalı, ithal ikamesi ekonomisi üzerine kurulu bir yapıya sahip, dış ilişkileri az ve kurumsal düzeyde kalan bir ülkeydi. Avrupa ülkelerine turist olarak gitmek başlı başına bir sosyal statü göstergesiydi. Türkiye’ye de çok az sayıda turist gelirdi. AB kamuoyundaki “Türk” imgesi Almanya ve oradaki Türk göçmen işçi nüfusu ile kısıtlıydı. Bu ilişkilerin gelişmesi, 1980’li yıllarda olmalıydı, oysa 12 Eylül müdahalesi ile bu son derece kritik 10 yıllık dönemde, Türkiye ile AB birbirine yakınlaşmak yerine, birbirinden bütünüyle koptu. 1999 Helsinki Zirvesi ile alınan adaylık kararına dek, Türkiye-AB ilişkileri, yaklaşık 20 yıl boyunca nerede ise sadece olumsuzluk üretti. Bugün bunun ceremesini çekiyoruz.
turk-internet.com : Kıbrıs, parti kapatma davaları, kapatılan web siteleri, kadınlara uygulanan yaklaşımların AB tarafından dikkatle takip edildiğini söylediniz. Peki, AB, neden bu tür şeyleri dikkatle takip ediyor ve not ediyor. AB içerisinde benzer sorunlar hiç yaşanmıyor mu?
Tulu Gümüştekin : Dünyanın her toplumunda olduğu gibi, AB ülkelerinde de yolsuzluklar olur, cinsiyet, ırk ayırımcılığı yapılır, cinayet işlenir, hırsızlıklar olur. Gelişmiş demokrasilerde bunların olması istisnadır. Kovuşturulması ve yurttaş/devlet ilişkisinin sağlam bir güven üzerinde yükselmesi sağlanır. Hukukun üstünlüğü ilkesi çiğnenmez, çiğnenirse de hesabı sorulur. İyi yönetişim dediğimiz sistem, yani katılımcılık, şeffaflık, hesap sorabilme gibi kurumlar çalışır.
Türkiye’de, ne sözde, ne de uygulamada böylesi bir düzey yakalanabilmiş değil. Yaptığımız hukuki düzenlemeler bize önemli kazanımlar sağladı, ancak her zorlukta hukuk çerçevesinin dışına çıkmayı nerede ise genel kural haline getirmeye çalışan bir yönelim var. AB içinde, demokratik şeffaflığın nispeten az olduğu Yunanistan’da, bir nümayişçi kendini korumaya çalışan polis tarafından öldürüldüğü için bütün ülke ayaklandı, toplumsal çalkantının sonu gelmiyor. Bu ülkeler geçtiğimiz on yıllarda benzer hukuk dışı felaketler yaşadılar, ancak bunları aştılar. 1960’lı yıllarda Fransa’da Cezayir göçmenlerinin kıyımını vb örnek göstererek bugünkü hukuk dışı uygulamalar mazur gösterilemez. Bugünün demokrasi ve hukuk devleti standartlarına uyum, tartışılabilir bir konu değildir, söylemesi üzüntü verici de olsa, AB ülkelerinde bu standartlar bizim bugünkü performansımızla karşılaştırılamayacak kadar yüksektir.
turk-internet.com : Türkiye, sizce, AB istiyor diye değil, gerçekten daha çağdaş bir hayat sürebilmek adına üzerine düşen yükümlülükleri yerine getiriyor mu?
Tulu Gümüştekin : Sistemik değişiklikler her zaman güç ve sancılıdır. Türkiye, çağdaş bir devlet yapısının temellerini bundan yaklaşık 170 yıl önce attı. Cumhuriyet ile, her bakımdan çağdaş, laik bir demokrasinin eksiksiz çalışması hedeflendi. Bütün bunlar toplumun iç dinamikleri ile yapıldı ve başarı da sağlandı. Bugün dış dinamiklerin de devreye girmesi lazım, yani Türkiye’nin yapısı, gelenekleri, dış politikası ve hedefleri ile bir Avrupa ülkesi olduğunu en başta AB’nin içine sindirerek gerekli siyasi iradeyi göstermesi gerekiyor. BU yapılmadığı sürece, reform çalışmalarında aksamalar olur ve olacaktır.
turk-internet.com : CPS Corporate & Public Strategy Advisory Group’un Genel Müdürü olarak Türkiye’nin, AB’ye tam üyeliğini, bugün itibariyle nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin tam üyelik için gerçekten bir şansı var mı?
Tulu Gümüştekin : 1959 yazında, rahmetli Menderes Başvekil iken Türkiye, yeni kurulmuş olan Müşterek Pazar’a başvuru yaptı. Önümüzdeki yıl, fiili ortaklığımızın 50. yıldönümünü idrak edeceğiz inşallah. Başka hiç bir “nişanlılık dönemi”nin bu kadar uzun sürdüğü, sürüncemede kaldığı, ancak iplerin kopmadığı bir üyelik süreci ben bilmiyorum. Bu kadar zorlandığı halde kopmayan bir ilişkinin bir gün üyeliğe ulaşması dışında bir seçenek görmüyorum. Türkiye AB’nin içindedir. Mesele AB’de de, Türkiye’de de, çoğunluğun bunu idarak etmekte zorlanması, elitlerin bu olguyu içselleştirmeye direnmeleridir.
turk-internet.com : Bir stratejist olarak siz Türkiye’nin, bu şekilde tek başına yoluna devam etmesinin mi yoksa, AB için daha ısrarcı olmasının mı doğru olduğunu düşünüyorsunuz?
Tulu Gümüştekin :



Kaynak : 