Söyleşinin ilk bölümünü Mevlut Dinç : Oyun Sektörüne İngiltere’de 1983’de Tamamen Tesadüfen Girdim – 1, ikinci bölümünü Mevlüt Dinç : Oyun Geliştirmek, o Dünya Çok İlgimi Çekmişti – 2 ve üçüncü bölümünü Mevlut Dinç : Yeteneğin Doğru Ortamda Olmasıyla ve Gayret Sarfetmeyle Her İşte Başarılı Olunur – 3 başlıkları altında okuyabilirsiniz.
Turk-internet.com : Siz oyun geliştirmeye nasıl geçtiniz?
Mevlüt Dinç : Şunu da paylaşabilir miyim, yeri gelmişken.
Turk-internet.com : Lütfen.
Mevlüt Dinç : Bir kaç hafta önce, 10 – 12 tane üstün potansiyelli çocukla bir sohbet yaptım bu ofiste. Benim üniversitelerde, başka zeminlerde, platformlarda yaptığım sunumlar var. Tübitak’ta çalışan çok değerli bir dostumuz, sunumlarından birinden çok etkilenmiş. Aynı sunumu bizim çocuklara da yapar mısın diye benden rica etti. Onun çocuğu da üstün potansiyel sahibi bir çocuktu, 9-10 yaşında çocuklar bunlar. Geldiler, ben o üniversitede yaptığım ik saatlik sunumu yaptım.
Muhteşem bir eğlence, gelmeden önce beni araştırmışlar. Bir sürü karakterler çizmişler benimle paylaşmak için. Neyse uzatmayayım. En sonunda soru cevap aynı üniversitede yaptığım gibi bölümü yaptık. Nasıl böyle ellerini havaya kaldırıyorlar soru sormak için. Neyse sıradan başladık. Bir tanesi dedi ki, ”çok büyük işler yapmışsınız, bu kadar başarılı olmak için sizce önemli şeyler nelerdir”. Çok muhteşem bir soru 9-10 yaşındaki bir çocuktan.
Süper bir soru dedim, ben de bunu üniversitelerde kullanıyorum, çocukların önünde kullanıyorum. Çok zor bir soru ama süper bir soru dedim. Bana göre üç tane önemli unsur var dedim. Bir tanesi heves, çok önemli. %50 heves. Bir o kadar da yetenek. Ordan bir tanesi dedi ki, %100 yetenek. Bazen %100 de yetmiyor dedim. İkisinin toplamı kadar da çaba göstermeniz lazım. Abartmıyorum bir saniye geçmedi aradan, hepsi birden alkışladı. Yani anladılar benim demek istediğimi. Çok hoşuma gitti. Ve ben gerçekten benim başarımı aynen böyle özetliyorum. Tesadüfen keşfettiğim bir yetenek bu, heves değil aslında. Yeteneği keşfettim sonra hevese dönüştü. Farketmez hangisi önce.
Turk-internet.com : Ama çabaladım da diyorsunuz.
Mevlüt Dinç : Ne diyorsunuz, ben bütün zamanımı, bütün boş zamanımı, çoğu kez İngiliz arkadaşlarımın hakaretlerine, dalga geçmelerine rağmen buna adadım. Bir tutku oldu. Başka türlü zaten başaramıyorsunuz. Halen Spielberg gibi adamlar sabah 3’te kalkıp, 18-20 saat sette çalışıyor. Çok sevdiği, bildiği bir işi keyifle çalışıyor. Benim uyumadığım günler oldu. 3 gün uyuyamadım. Yatıyorum, kafama takılmış. Kalkıyorum, tam uyuyacağım, buldum diyorum. Uyku gidiyor yani.
Turk-internet.com : Peki nasıl geçtiniz oyun geliştirmeye?
Mevlüt Dinç : Oyunculuğa şöyle, halen oyun oynamıyorum bu arada. Öğrenmek için başkalarının yaptıkları oyunlara baktım, onları kırdım, ama bu masumdu, çünkü öğrenmek için kırıyordum. Tabi programlar ağırlıklı basic’le yazıldığı için o zaman da güvenlik önlemleri falan konuşuluyordu. O zaman, kopyalama falan vardı, çok basitti kasetteki programı kopyalamak. Önlemler, bir sürü teknikler geliştiriliyordu ama her zaman onları kırmak için de herkes beyninin %100’ünü ona adıyor, kullanıyor, bir yolunu buluyor, kırıyor.
Tabi ben yapılmış programlara baktım, değiştirdim. Öğrenmenin en güzel yolu bence. Yap-boz’la, şunu değiştirirsem ne oluyor diye çok kalıcı oluyor bu öğrenme. Ve ben gerçekten öyle öğrendim bu işi.
Bir iki tane oyun vardı çok hoşuma giden, çok iyi kodlanmış. İlk günlerden performansın önemini biliyordum. Yani ekranda ne kadar çok görüntü varsa o kadar etkileyici olur. Onlara çok önem verilmesi gerektiğini farkettim. Sonra özgün fikir yani daha önce yapılmamış bir şey olsun ama bu özgünlük her zaman illa hiç yapılmamış değil ama bu şekilde yapılmamış. Yani özgünlük illa sıfırdan bir şey yaratmak değil, daha önce yapılmış ama bu şekilde değil, farklı bir yaklaşım. İnsanları şaşırtacak, vay be ilginç olmuş dedirtecek, bunları da çok önemsiyorum ben.
Böyle farklı iki üç tane unsur olursa bir üründe – ürünün ne olduğu önemli değil, illa oyun için değil bu söylediğim – başarılı olmaya çok büyük katkısı oluyor.
Böyle çok önemli bir kaç oyun vardı. Onların nasıl çalıştığını anlamaya çalışmak için oynadım ama nasıl üzüldüm de çünkü oynayamıyordum. Yani iyi bir oyuncu da değilim bu arada. Belki biraz onun da etkisi olmuştur oyun oynayamamamın. İyi oynayamadığım için kendimi de geliştiremedim herhalde. Yaptığım oyunları oynuyorum tabi ki, test ediyorum. Bir de yapılan bir oyunun oyuncu tarafından beğenilmesi için neler yapmak gerekiyor bunu anladım.
Çok ilginç oyun oynamayan birisiyim ama oyun oynayanları izlerken işkence mi çekiyor, keyif mi alıyor, bunu yüz mimiklerinden, el kol hareketlerinden falan anlamaya çalışıyorum, o da çok önemli. Bir de bir şey söyleyeyim, ben oyunu oynamadan, oyunun nasıl oyuncuyu, kullanıcıyı etkileyebileceğini ve bunu keyifle nasıl oynayabileceğini yine hayal kurarak herhalde yapıyorum.
Hayal gücümün önemi de burada tekrar kendini gösteriyor bence. Oyunu oynayamıyorum ama yapmak istediğim oyunu ben kendi dünyamda kurguluyorum aslında yaratıyorum üç boyutlu tamamen ve orada oynuyorum. Hani gerçek hayatta yapamadığımı orada yapıyorum. Orada diyorum işte şöyle hareket edersem, şöyle dönersem daha keyifli olur diye, şöyle olursa daha kolay olur diye, şöyle olursa kolay olmasının gerektiği kadar çok iyi olmayan oyuncular da oynayabilsin ama yeterince de derinlik olsun ki iyi oyuncular da, ya bu ne basit bir şeymiş demesin. Çok zor şey bunlar.
Bütün bunları da o hayal dünyamda yapıyorum. Böyle ilginç bir şey. Film yapıp eminim filmini. Belki kitabını yazıp okumayan vardır.
Bir benzetme yapmak gerekiyorsa tabi böyle bir şey. Şimdi hiç bir zaman bir oyuncu olmadım ama tamamen bir oyun programcısı oldum. Bu hayal gücümün verdiği şeyle de aynı zamanda bir oyun tasarımcısı oldum. Böyle programcılar çok az.
O zaman illa bir ekip kurmak falan öyle bir lüks de yoktu. Çok küçük bir sektör. Yeni yeni oluşuyordu, dolayısıyla herşeyi kendimizin yapması gerekiyordu ama ben bir çöp adam bile çizemem. O da çok ilginç. Gerçekten çok kötüyümdür. Yani biraz önce doğal yeteneğe inanıyorum dedim.
Ortaokulda hiç unutmuyorum, resim hocamız bizi dışarıya çıkarır, bir ağaca baktırır çizin derdi. Yanımdaki çocuklar birebir nerdeyse aynısını çiziyordu. Aklım oynuyor, nasıl çiziyor diyordum. Bir türlü o bünyem anlamıyordu. Ben üniversitedeyken Sivas Yurdu’nda kaldım. Sivaslılar bilirsiniz, saz vesaire çok iyidir. Bir arkadaşımdan rica ettim, ben bu saza bayılıyorum, hastasıyım bunu bana öğret dedim. Çok istiyorsan öğretirim dedi. Oda arkadaşım, o zaman böyle ranzalarda kalıyoruz yani acaip bir şey. İnanın üç yıl uğraştım. Üç yılın sonunda geldi bir gün kahvaltı yapıyoruz. “Çok seviyorsun biliyorum, çok da öğrenmek istiyorsun ama sen bu sevdadan vazgeç” dedi. “Odun gibisin be arkadaş” dedi.
Acaip üzüldüm ama dedim ki demek ki bazı şeyler olmuyor. İstediğin kadar uğraş. Bu da çok önemli. Şimdi bazen çok inandırıcı gelmiyor. Deniyor ya insan isterse herşeyi öğrenir. Öğrenir de, saz çalarken Arif Sağ gibi çalmak var bir de çalmak var yani. Öyle olmak istiyorsan ona gerçekten ayrı bir yetenek, doğal bir şey gerekiyor. Ben de oyun programcılığına öyle başladım.
Söyleşinin devamını Mevlut Dinç : İlk Oyunumu 1985’te British Telekom’un Oyun Şirketine Sattım – 5 başlığı altında okuyabilirsiniz.



Kaynak : 