Dün katıldğım bir toplantıda klasik gazeteciler “ifade özgürlüğünü tartıştı”. Türkiye’de çok sayıda gazetecinin hapiste olması, gazetecilerin bir kısmının muhalif olmaları nedeniyle işsiz kalmaları gibi konuların tartışılması bekleniyordu. Tüses’in gönderdiği davet mesajında şunlar belirtiliyordu :
Basınımızın tarihinde önemli bir “10 Ocak Olayı” vardır. Özetle;10 Ocak 1961’de gazetecilerin çalışma koşullarını iyileştiren, haklarını arttıran 212 sayılı yasa yürürlüğe girince, 9 büyük gazete patronu bunu protesto edip 3 gün gazete çıkarmama kararı almıştı. 3 günlük boykot süresince de İstanbul Gazeteciler Sendikası “Basın” adında bir gazete yayınlamıştı. “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılan 10 Ocak gününde TÜSES olarak biz de “Medya Özgür mü? Medya-İktidar İlişkisi” başlıklı bir panel düzenliyoruz. Panelimizin programı aşağıda sunulmuştur.
Tüses’in başlıkları belirtilmemiş 2 panelinden ilkinde Banu Güven moderatörlüğünde, Aslı Aydıntaşbaş, Cüneyt Ülsever, Nazım Alpman ve ikincisinde Haluk Şahin moderatörlüğünde Ayşenur Arslan, Kadri Gürsel, Tuncay Mollaveisoğlu konuşmacıydı.
Ben ilk panele katılabildim. Bir başka toplantıya katılacağım için ayrıldım. Ama bu panelde gördüğüm şuydu; gazeteciler çok eskilerde kalmışlar (o nedenle de başlıkta klasik gazeteciler ifadesi kullandım). Ortak akıl üretmek yerine “geçmişe öykünme”, şimdi sade gazeteciliğe çekilmiş olan eski yayın yönetmeni “Ertuğrul Özkök”e eleştiri, “Kürt sorununun yazılamaması” gibi konulara takılı kaldılar.
Ama bence hem kendi bahsettiklere konulara, çözüm arıyorlar gözükmüyorlar. Hem de başka sorunlu konuları gözden geçirmediler. Örnek; internetin gelişimi konusunda neler yapılabileceği ya da reklam baskısı altındaki gazeteciliğin özgür olamaması gibi diğer bir konu konuşulmadı.
Yine de bugün sayısı 700’lere varan gazetecinin hapiste olduğu düşünüldüğünde, temel konunun bu olması normal diye düşünülebilir. Ama ben bu toplantıda şikayet ve eleştirilerden çok bir sonuç ya da yapılabilecek aktiviteler gibi sonuçlar bekliyordum. Anlaşılan bir “terapi” etkinliği olarak düşünülmüş.
Sadece Banu Güven’in bir araştırma uzantısında söylediği
Hakim ve savcıların, devleti koruma güdüsü, ifade özgürlüğü açısından sakıncalı durumlar yaratıyor. İfade özgürlüğü kısmi ya da dönemsel olamaz”
cümleleri önemliydi. Bu cümlenin uzantısında bazı gazetecilerin de, yabancılarla söyleşilerinde “bizde şu şöyle” diyerek aynı güdüye sahip olabildiği hatırlatıldı. Güven Savcı ve Hakimlerin “biz kanunu uygularız” dediğini ama kanunların sorunlu olduğuna da işaret etti.
Benim açımdan ilginç olan ilk panelde Aslı Aydıntaşbaş’ın “interneti kurtarıcı” ve hatta “RedHack’i ifade özgürlüğünün yeni sahibi” olarak gördüğünü açıklamasıydı. Ama klasik gazetecilerin internetle nefret ilişkisinin sürdüğünü görüyorum. Çünkü bu konuda sorduğum “internetin kontrol altına alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Madem internette bir ümit görüyorsunuz, internetin özgürlüğü gibi konuları gazetelerinizde daha fazla dile getirmeniz gerekmez mi?” şeklinde soruma, Cüneyt Ülsever, “tekerleğin keşfinden” başlayarak ilgisiz bir cevap verdi.
Panelin diğer bir konuşmacısı Nazım Alpman ise,
TÜSES için yeni fikirlere ihtiyaç var. Siyasi partilerden fikir çıkmıyor. Burada “ben konuşayım yerine önce siz konuşun” tavrı var.
Alpman, gazeteleri patronların değil, gazetecilerin çıkardığını hatırlattı. Gazetecilerin eskiden “ümitle ve simitle yaşadığını” hatırlatan Alpman, o dönemde habercilik ruhunun çok yüksek olduğunu söyledi. 20ci yüzyılda gazetelerin siyasi yapıların temel organları haline geldiğini ve hatta tam tersine bu yayınların etrafında oluşan yayınlar olduğuna işaret etti. Alpman;
Mustafa Kemal; Türk basını Cumhuriyet’in etrafında çelikten kale oluşturmalıdır demişti. Mustafa Kemal bunu söylediğinde makul görülebilirdi ama sonra bu değiştirilmeden devam edince sıkıntı yarattı. 1908’lerdeki 31 martla ilgili yasa 1931’e kadar sürdü. Devlet değişti ama kanun değişmedi.
Alpman, Hayri Kozakçıoğlu’nun “gazetecilerin Güneydoğu’yu spor karşılaşmalarını izler gibi izlemesi” gerektiği sözlerini hatırlattı ve 20 yıl Hürriyet’in başında kalan Ertuğrul Özkök döneminde, önce AK parti ve CHP’ye hiç yer verilmediğini. Daha sonra bu 2 parti meclise girdikten sonra, bu partilere yer verildiğini şu sözlerle söyledi ;
Bu büyük basının kendi kendini dinamitlemesi de demektir. AK Parti 360 milletvekili ile meclise girdi. Ertuğrul Özkük gitti Ak Partiye, plazma ekranlar var bizim gazetede yok orada var. korkmayın bu parti gerici değil dedi. Yumuşakçalar durumunda bakarsan böyle olur
Aslı Aydıntaşbaş ise gazetecilerin, çok sesliliği, din, dil, sınıf, felsefi, inanç ayrımı yapmadan tüm halkların ve bireylerin özgürlüğünü savunması gerektiğini söyledi ve gazetecilik yapmak için artık TV ya da gazeteye ihtiyaç olmadığını, sosyal medya dediğimiz kavramın artık bu fonksiyonu da gösterebildiğini söyledi ve Redhack nedeniyle ümitli olduğunu ifade etti; RedHack’in son olarak üniversitelerimizin nasıl davranışlar içinde olduğunu ifşa ettiklerini hatırlattı.
Anlayacağınız gazeteciler artık ifade özgürlüğü için Redhack’e güveniyorlar. Aşağıda toplantı sonrasında toplantının düzenleyicisi Tüses tarafından yayınlanan basın açıklamasını aynen yayınlıyoruz;
10 OCAK ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜNDE TÜSES (TÜRKİYE SOSYAL EKONOMİK SİYASAL ARAŞTIRMALAR VAKFI) BASIN AÇIKLAMASI
Türkiye dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi
Türkiye, 1961 yılında gazetecilere tanınan haklarla “bayram” ilan edilen, ancak 12 Mart 1971 darbesinden sonra bayram olma özelliğini kaybeden 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olarak giriyor.
Dünyada en çok gazeteci hapsedenler listesinde Türkiye 1.Sırada. Türkiye’yi İran ve Çin izliyor. Vaadedilen yasal düzenlemeler bir türlü yapılmazken, gazetecilere karşı açılmış onbin civarı dava nedeniyle bu hapishane daha da kalabalıklaşabilir.
Siyasal iktidarın baskılarıyla işlerini kaybeden ve “çalışamayan” gazetecilerin sayısı geçtiğimiz yıl daha da arttı. Halen çalışmaya devam edebilenlerin güvencesizliği, medyanın demokrasi içindeki vazgeçilmez görevlerini yerine getirmesini neredeyse imkansız kılıyor. Gazeteci ve televizyoncular, işlerini kaybetme korkusu ile başlayıp tutuklanma olasılığına kadar tırmanan bir korku ikliminde görev yapmaya çalışıyor.
Özgür ve bağımsız bir basın çağdaş demokrasinin temel koşulu olduğuna göre, bu durum ülkemizin adım adım otoriter bir rejime doğru sürüklenmesinin hem sonucu hem de nedeni olarak değerlendirilebilir.
Medya iktidar ilişkileri nedeniyle toplumun en kutsal haklarından biri olan bilgi edinme hakkı gasp edilmekte, bilgi karartılıp kirletilmekte. Kısacası, 2023’e 10 yıl kala, ülkemizdeki medya-iktidar ilişkileri Cumhuriyet tarihimizin en sorunlu evrelerinden birinden geçmekte. Toplum ile medya arasında derin bir güven bunalımı yaşanıyor. Bu bunalım aslında bir demokrasi bunalımıdır. 10 Ocak’ta çalışan ve çalışamayan gazetecilerin sorunlarını tartışmak ülkemizde demokrasinin bunalımını ve çıkış yollarını tartışmaktır.
Biz de bu nedenle TÜSES olarak 10 Ocak çalışan gazeteciler gününde, muhalefetin suç sayıldığı, gazetecilik faaliyetlerinin “terörist” faaliyetler arasına sokulduğu, yargının etki altına alındığı bir dönemde medya mensuplarını “Medya Özgür mü? Medya İktidar İlişkileri” konu başlıklı bir panelde bir araya getirdik.
Banu Güven, Cüneyt Ülsever, Aslı Aydıntaşbaş, Nazım Alpman, Haluk Şahin, Ayşenur Arslan, Kadri Gürsel ve Tuncay Mollaveisoğlu’nun konuşmacı olduğu panel 10 Ocak 2013 tarihinde İstanbul Dedeman Otelinde saat 13:30 da yapılacak. Toplantı kamuya açık ücretsiz bir toplantıdır.
Çalışan, çalışmayan, “çalıştırılmayan” Tüm medya mensuplarının Çalışan Gazeteciler Gününü kutluyoruz.
Altan ERTÜRK
TÜSES Yönetim Kurulu Başkanı

Kaynak : 