Yazının önceki bölümlerini
başlıkları altında okuyabilirsiniz.
Yeni binyıl ne gibi değişikliklere gebe?
“Batı uygarlığı”nın giderek kürenin her yanındaki insanların yaşamına damgasını vurduğu bir dünyada yaşarken, binyıl öncesinin dünyasına dönüp baktığımızda bugünkünden tamamen farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. İlk 1000 yıla girilirken dünyanın rakipsiz tek süpergücü Sung hanedanının yönetimindeki Çin idi. O zamanki Çin, 100 milyonluk nüfusu ile 310 milyon dolayındaki toplam dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu. 11.yüzyılda 1 milyon 250 bin kişilik dev bir orduya sahip olan Çin’in teknolojideki, ekonomideki ve sanattaki üstünlüğü de hayret verici boyutlardaydı. Çin’in demir-döküm teknolojisini Avrupa’dan 1.500 yıl önce keşfettiği, “Batı uygarlığı”nın beşiği sayılan Avrupa’dan 1000 yıl önce kağıdı, 600 yıl önce kağıt parayı kullandığı, baskı tekniklerini Gotenberg’den 400 yıl önce uyguladığı biliniyor. Binyılın ortalarına kadar Çin dünyanın rakipsiz süpergücü konumunu korudu.
1000 yıl öncesine damgasını vuran diğer bir güç, İslam uygarlığı idi. Hıristiyan Avrupa, matematikten tıbba, coğrafyadan kamu yönetimine kadar pek çok alanda İslam uygarlığından çok şey öğrendi. Haçlı Seferleri böyle bir ortamda başladı. Binyılın gelişmelerini sığ bilgilerle birkaç paragrafa sığdırmak tabii ki olanaksız ama 15. yüzyılda Rönesans’ı yaşayan Avrupa’da kişi başına gelir düzeyinin, 1500 yılına kadar (1990 yılı fiyatlarıyla) 500 doları geçmediği, ancak 19. yüzyılın ortalarına doğru 1000 doları bulduğu hesaplanıyor.
Aynı hesaba göre, 19. yüzyıl başlarına kadar Çin dünyanın bir numaralı ekonomik gücü idi. Bütün bunlar Batı Avrupa’yı bugün 20.000 dolara yaklaşan bir ortalama gelir düzeyine sıçratan ve “Batı uygarlığı”nın dünyaya damga vurmasına yol açan gelişmelerin son 150-200 yılda yaşandığını gösteriyor. The Economist Dergisi’nin geçen binyılı “Batı’nın milenyumu” olarak nitelemesine yol açan çarpıcı gelişmeler dizisi, binlerce yıllık insanlık tarihinin kısacık bir bölümüne sığmış.
Hiç kuşku yok ki, önümüzdeki çeyrek yüzyılda da jeopolitik, parasal, enerji, teknolojik, ekonomik ve toplumsal ortamlar dramatik şekilde bugünden farklı olacak, yeni bir küresel güçler dengesi ortaya çıkacaktır. Soğuk savaş düzeninin çöküşü, sadece siyasi ve güvenlik konfigürasyonlarını değil, ideolojik sınırları ortadan kalkan dünya ekonomik sisteminin de kökten değmişmesine, yeni ekonomik güçler dengesi meydana gelmesine yol açtı. Çok kutuplu yeni sistemde ABD-Japonya-Avrupa Birliği üçgeni küresel ekonomiye hükmederken, bir zamanlar hepsi Üçüncü Dünya sepetinde görülen, çoğu içe dönük kalkınma stratejileri izleyen büyük ve hızla sanayileşmekte olan ülkelerin doğması, dengelerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılacak.
OECD’de yaptığımız bir hesapa göre, Çin, Hindistan ve Endonezya’daki “orta sınıf” sayılabilecek yaklaşık 700 milyon insan 2010’a kadar bugünkü İspanya’nın gelir düzeyine ulaşabilecek. Bu durum, Asya orta sınıfının dünya ekonomisindeki yerini almasıyla birlikte sadece ekonomik dengelerin değil, onun doğrudan bir yansıması olan tüm jeo-stratejik hesapların da altüst olması, neticede yeni güçler dengesi senaryolarının yazılması anlamına geliyor.
Birkaç yıl önce OECD için hazırladığım bir çalışmada Çin’in önümüzdeki 30 yıl zarfında petrol ithal gereksiminin günlük 10 milyon varile ulaşacağı (ki bugünkü ABD’nin toplam ithalat rakamıdır. Suudi Arabistan’ın günlük petrol üretiminden de 2 milyon varil fazladır), bu durumun dünyadaki ekonomik ve jeopolitik dengeleri kökünden sarsacağı, Türkiye’nin en fazla etkilenen ülkeler arasında olacağı öngörülüyordu.
Serbest piyasa ekonomisi küresel hükümranlığını korumaya devam edecek mi?
Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile Berlin Duvarı yıkılınca serbest piyasa savunucuları, Karl Marx’ın izleyicileri karşısında zafer kazandılar. Demokrasi ve serbest piyasa rüzgarları tüm dünyayı sardı. Bununla birlikte, son zamanlarda Rusya, Brezilya, Meksika, Hindistan, Kore, Malezya ve Türkiye gibi yükselmekte olan kritik piyasalardaki gelişmeler, bazı yorumculara göre, bugüne kadar ki kazanımları kökünden sarsabilecek yeni bir tayfunun gelmekte olduğuna işaret ediyor.
Bu ülkelerde reformlara karşı bir hareketin güç kazanması, Batı için ekonomik ve dış politika bakımlarından tam bir felaket olacağından, ABD yönetimi, bu ülkelerde istikrarın korunmasına ve reformların devamına büyük önem atfediyor, destek veriyor. Sadece Amerikan firmalarının yükselmekte olan piyasalara ihracatının, bugün Avrupa ve Japonya’ya ihracat toplamını geçtiğini belirtirsek durumun önemi daha iyi anlaşılabilir.
Yeni doğan piyasa demokrasilerinde ortak unsur demokrasi ile ekonomik liberalizasyonun her zaman birbirine paralel bir seyir izlememesidir.
Popülizm, milliyetçilik, rekabet korkusu, artan yolsuzluklardan bıkkınlık ve korumacılık önlemleri bu ülkelerdeki gelişmeleri tanımlarken sık kullanılan sözcüklerdir. Bunların siyasi sistemleri ekonomik liberalizasyonları hazmedecek şekilde değişmesinin daha zaman alacağı anlaşılmaktadır. Yükselmekte olan piyasaların zaman içinde büyümek ve zenginleşmek için ihtiyaç duyduğu serbestleşme ile aynı dönemde siyasi trafiğin kaldırabileceği arasında hatırı sayılır bir uzlaşmazlık olduğu görülüyor.
Son yıllarda meydana gelen ticaret ve yatırım eğilimleri, şayet önümüzdeki 25 yılda da aynen devam ederse, başta Çin, Brezilya ve Hindistan olmak üzere dünyadaki birçok yükselmekte olan ekonominin OECD ülkeleri için ortaktan ziyade rakip olacakları söylenebilir. Ancak, bu süreci bir tehditten ziyade bir fırsat olarak da görmek lazım. OECD ekonomilerinin daha şimdiden işsizlik, nüfus yaşlanması, sanayilerin ucuz emek ülkelerine kayması, artan gelir eşitsizliği ve benzeri birçok ciddi sorunlarla yüzyüze oldukları ve bu sorunların -dinamik ve olumlu yapısal uyum önlemleri alınmaması halinde- daha da kötüleşeceği açık.
Unutmamak gerekir ki OECD dışı ülkelerdeki yüksek büyümeden, tıpkı Avrupa ve Japonya’nın savaş sonrası dönemdeki “yakalama” çabaları zamanında ABD ekonomisine katkı sağladığı gibi, OECD ekonomileri de yararlanabilirler.
“Bilgi devrimi” gelecekte bizleri nasıl etkileyecek?
Hiç düşündünüz mü, 20’nci yüzyılın başında aya uçabileceğimizi öngören çok sayıda bilimadamı vardı da kimse oturma odamızda kanepeye uzanıp ay üzerinde yürüyen insanları renkli televizyonlarda seyredebileceğimizi öngörememişti. Son on yıldır meydana gelen teknolojik değişiklikler, bundan önceki yüzyılda
meydana gelenlere kıyasla daha “devrimci.” Bu devrimlerin dışında kalan ülkelerin, küresel ekonomide ayakta kalmaları mümkün değil. Nitekim, geleceği gören siyasi liderler, bilimadamları, araştırmacılar teknolojide geri kalmamak için büyük gayret sarfediyor, gereken kaynakları tahsis etmekte hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorlar.
Bilim, teknoloji, AR-GE, entelektüel emek ve yaratıcı bireyin öne çıktığı bu değişim sanayi devriminden daha önemli. Ve yaşamın tüm boyutlarını köklü olarak değiştiriyor. Bilgi ve bilgili insan ekonominin en önemli girdileri bugün. Teknoloji artık “sanayiin, temel girdileri olan hammadde, enerji ve enformasyonu, kullanılabilir mal ve hizmetlere dönüştüren bilgiler kümesi” olarak tanımlıyor. Başka bir deyişle, bilim, teknoloji ve iyi yetişmiş insan gücü başta gelen üretim faktörleri sayılıyor. Dahası, ülkelerin dünya sistemindeki konumlarını da belirliyor.
Bugüne kadar enformasyon devrimi Batı’daki gelişmiş telekomünikasyon şebekesi, bilgisayar altyapıları ve iyi yetişmiş insan gücü bulunan ülkelerle sınırlı idi. Sözgelimi, internet kullanıcılarının büyük çoğunluğu Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da. Öte yandan, GYÜ’lerdeki nüfusun çoğunluğu sıradan telefon hattına bile sahip değil. Yine de yeni ve nispeten düşük maliyetli (uydu ve seyyar telefon gibi pahalı sabit hatlar gerektirmeyen) teknolojiler altyapı uçurumunu bir ölçüde kapatmaya yardımcı olabilir.
Gelişmiş ülkeler `bilişim çağı’nı yaşarken ve dünyanın geleceği bilişim üzerine şekillenirken, tabii ki buna kayıtsız kalmıyoruz. Ülkemizde aydınlık bir gelecek için gerekli bilgi toplumunun yaratılması, ekonomide verimliliğin sağlanması, ihracat hedeflerimizin bilişimin sağlayacağı katma değerle gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarılması ve dış ilişkilerde daha güçlü bir Türkiye için bilişim özel bir önem taşıyor. İnternet, bizleri bilgi toplumuna taşıyacak bir katalizör, fırsat yaratıcısı olarak görülmeli. Bu toplumun matbaa ve sanayi devrimini kaçırdığı gibi internetin temsil ettiği devrimi kaçırmaması için var gücümüzle uyarmak, ikna etmek, harekete geçirmek için çırpınmalıyız.
Altyapının ucuz, güvenilir, yaygın olması internetin büyümesi için olmazsa olmaz koşulların başında gelmektedir. Altyapıya ilişkin olarak, evrensel hizmet kavramına ve kamunun her yurttaşa internet erişim sağlanması, bunun yol, su, elektrik, okuma yazma gibi temel bir gereksinim ve dolayısıyla hak olması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor. Hatta, yeni Anayasa’da internet erişimi temel bir yurttaşlık hakkı olarak yer almalıdır.
Gelecek vizyonu, herkese pay çıkartmalı
Belki gelişmenin ve refahın nimetlerini bugünden tatmak isteyenler haklı olarak iki kuşak ötesinde gerçekleştirilebileceği “öngörülen” gelecek vizyonuna pek kulak vermek istemeyebilir. Onları mevcut yaşam koşulları ve fırsatlar çeyrek yüzyıl sonraki kestirimlerden daha fazla ilgilendiriyor. Bu itibarla, gelecek vizyonunun sadece tünelin ucunda ışık göstermekle kalmayıp bir kuşağın ömrü süresince meyvesi alınabilecek, tadılabilecek atılımlara öncelik vermesi başarının ön koşuludur.
Dahası, stratejik vizyonun benimsenmesi ve belli ölçülerde hedef alınabilmesi için onun sadece en fazla sesi çıkanların çizgisinde değil mümkün olduğunca ülkedeki tüm sosyal katmanların katkıları ile oluşturulması gerekiyor. Devletin hazırlayacağı ya da hazırlatacağı geleceğe dönük araştırma, hedef ve öncelikler ile de yetinemeyiz. Zaten amaç, kendimizi devletin müşfik ellerine tespit edip merkezi planlamacı bir vizyon geliştirilmesine zemin hazırlamak değil.
Siyasi partiler, birbirlerine lternatif “iktidar dönemi” stratejileri de çıkartmalı, bunlar siyasi rekabetin temel referansları haline getirilmelidir. Dahası, iş dünyası, sivil toplum kuruluşları ve silahlı kuvvetler de aynı şekilde gereksinim ve menfaatleri ışığında kendi gelecek vizyonlarını, senaryolarını geliştirip, bunları kamuoyu ile en geniş şekilde paylaşmalı, telkinler ışığında gözden geçirmelidirler. Özlediğimiz kapsamlı ulusal ortak vizyonun sacayakları, masabaşı çalışmaları ile değil, ancak bu tür katılımcı bir yaklaşımla belirlenebilir. Yaratılacak karşılıklı menfaat bağları bu hedeflerin uygulanma aşamasında kıskançlıkla sahiplenilmesini, denetlenmesini de temin edecektir. Sahiplenilmeyen bir vizyon, gündemi kısa süre işgal ettikten sonra tozlu raflarda yerini alır.
Tarih, ulusal bir ülküye heyecanla sarılan ulusların hedeflerine daha kolay ulaştıklarının çok sayıda örneğine tanıktır. Tarihte tüm yenilikler, imza atılan büyük başarılar önce bir hayal, rüya, ülkü olarak ortaya atılmış, çoğu zaman tepki hatta alay konusu bile olmuştur. Hedefleri büyük tutup, hayal gücümüzün, yaratıcılığın sınırlarını zorlamaktan çekinmemeliyiz. “İnsan, bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar” diyordu Şair Yahya Kemal de. Samimiyetle inanıyorum ki, 21’inci yüzyıl, bizim gibi bol laf ve slogan üretenlerin değil araştırmalarını, bilgi, iletişim ve teknoloji ile bütünleştiren, stratejik hedeflerini halkına benimsetebilmiş ve bunları ciddiyetle uygulamaya geçmiş ülkelerin yüzyılı olacaktır.
Toz dumandan ortalığın net şekilde seçilemediği kriz dönemleri, bazen ülkelerin yeniden dirilişi, geride kalan yılların “adamsendeciliği”ni telafi edecek büyük atılımları başlatmaları için kamçı vazifesi görebiliyor. Tarihte bunun çarpıcı örnekleri Japonya, Almanya ve Kore’de yaşandı. Doğu Asya ekonomilerinin Temmuz 1997’den bu yana mali krizden bünyelerini daha da sağlamlaştırarak çıkmaları da yakın tarihten başka bir derstir. Rusya, en karamsar döneminde genç bir liderin peşinde önündeki çetin dönüşümleri gerçekleştirme sürecini başlattı ve şimdilik başarıyla sürdürüyor. Bizim için de zaman, dibin balçıklarına saplanıp kalmadan, atılımları süratle başlatma ve uygulama zamanıdır.
Ulusal büyük bir hedef belirlenmeden ortaya atılacak bölük pörçük reform paketlerinin yaşama geçirilme ve de sonuç alma şansı pek yüksek değildir. 1980’li yılların ilk yarısında ülkemizde yaşanan -altyapısı yetersiz de olsa- olumlu ve iyimser hava belki de bu çerçevede çarpıcı bir örnek olarak hatırlanmalıdır. Kore, Malezya, Singapur, Macaristan, Şili örnekleri gözümüzün önünde. Atatürk’ün 1923-1938 aralığındaki atılımları da. Halkımızın, sırf kısa vadeli siyasi kazanımlar için ortaya atılmaması kaydıyla inandırıcı, ortak paydayı yansıtan, katılımcı bir vizyon hareketine destek vermeye hazır olduğuna inanıyorum. Bu hedefleri bayrak haline getirecek bir siyasi hareket en az iki iktidar döneminde Türkiye’nin hem iç hem de dış çehresini değiştirebilir…



Kaynak : 