Güzellik hakikattir, hakikatse güzellik..
Ralph Waldo Emerson
Çelik ve camdan oluşma iki katlı ultra-modern binaya aslında bir fabrika diyebilirdiniz ama bu dünya üzerinde görebileceğiniz en garip fabrikaydı. Her gün iki vardiya çalışan ve filtreli koyu kahveyi çok seven programcılar, sessiz çalışan akülü arabalarıyla bina içinde sürat yapmayı seven donanım teknisyenleri, herkesin çok sevdiği jambonlu sandviçler ve milföy hamurundan yapılmış tatlılarla dolu açık büfeyi her daim taze yemeklerle hazır tutan iki aşçı, çalışanları şehre getirip götüren modern otobüsleri süren şoförler, sürekli nöbet tutmaktan canları sıkılan feylesof duruşlu güvenlik görevlileri ve nereden geldiği belli olmayan Bach müziği ile insanı sakinleştiren mavi halı kaplı odalarda oturan sekreterler, yöneticiler ve tabi papyon takan patron dahil olmak üzere hepsi dallarında uzman seksen kişilik çalışanı olan bu fabrika elle tutulur hiçbir şey üretmezdi.
Şehirde gelen küçük kamyonlar aşçıların istediği garip adlı Fransız soslar dahil olmak üzere yedek bilgisayar kartları, çoğu zayıf ve sağlıksız görünen programcıları sürekli uyanık tutan filtre kahveler, bir sürü ofis malzemesi ve başka bir çok şeyi getirirdi. Bütün bunları getiren şoförler on katlı binanın arka tarafındaki ambar girişinde yüklerini boşaltılırken bu tuhaf binaya bakarak sigara içerlerdi. O kadar gelip gitmelerine rağmen bu garip fabrikanın ne yaptığını bir türlü öğrenememişlerdi. Daha doğrusu öğrenmişlerdi ama buna hiç biri inanmamıştı. Çalışanların çoğu gibi, küçük kamyonlarla bu çok fazla modern binaya şehirden malzeme taşıyan şoförler de bu garip binanın devletin çok gizli projeleri için program yazan bir bilgisayar şirketi olduğunu düşünüyorlardı.
Böyle düşünüyorlardı çünkü iki katlı çok modern binanın, bu kadar çalışanın, hiç sönmeyen ışıkların ve tabi ki çok sıkı güvenliğin sadece çok yüksek basamaklı asal sayılar bulmak için varolduğuna bir türlü inanmamışlardı.
Üniversitede okuyan iki bilgisayar ve bir elektronik mühendisliği öğrencisinin heyecanlı bir beyin fırtınası seansına benzeyen neşeli bir kantin sohbetinde temeli atılan ASÜF çok yüksek basamaklı asal sayıları bulan ve bunları dünya üzerinde isteyen herkese satan bir şirketti.
Şirketin adı Asal Sayı Üretim Firması kelimelerinin baş harflerinden oluşma bir kısaltmaydı. Firmanın ismini elektronik mühendisliğinde okuyan üçüncü ortağın asal sayının ne olduğunu bilmeyen o zamanki sevgilisi koymuştu (kız sonra amatör bir pop grubunun uzun saçlı gitaristi ile tanışıp bizimkini terk etmişti).
Kendileri dahil olmak üzere herkes tarafından çok uçuk bulunan böyle bir şirket kurma düşüncesi, paranın kokusunu bir köpeğin hassas burnu kadar iyi alan bir risk yatırımcısı tarafından hiç de uçuk bulunmamıştı. Gözleri parlayan bu üç gencin bahsettikleri teknik detaylardan bir şey anlamamıştı Bay Para. Teknolojiden neredeyse nefret eden bir para sihirbazı olan Bay Para (bu isimle hitap edilmekten hiç rahatsız olmazdı) gençlerin gözlerinde gördüğü ışığa inanıp projeye “peki” demişti. Daha mezun bile olmadan, Bay Para’nın verdiği sermaye ile üç arkadaş bu uçuk projeyi hayata geçirmişlerdi.
Satılabilir ilk asal sayıyı bulmaları yaklaşık iki yıllarını almıştı. Bu iki yıl boyunca onları ayakta tutan dört şey vardı: durmadan çalışan kahve makinesi, birbirlerine bağlı sürekli çalışan 10 hızlı bilgisayar, yatırımcının Hz. Eyüp sabrı ile hiçbir şey demeden yazdığı çekler ve tabi inançlarıydı. Sayı 40 basamaklıydı ve sattıklarında aldıkları para, son bir aylık masraflarını bile zor karşılıyor olsa bile onları sevinçten çılgına döndürmeye yetmişti. Sermayeyi koyan Bay Para ise sadece memnuniyetle gülümsemişti. Şirket serpilip şimdiki halini alınca yatırdığı paranın yaklaşık bin katını geri aldıktan sonra şirketin yüzde 40’lık hissesi ile inanılmaz lüks bir hayatın içinde yine şirketten kazandığı para ile satın aldığı orta büyüklükte ve sakin bir adada yaşamaya başlamıştı.
İlk asal sayıyı buldukları günden sonra şirket inanılmaz bir hızla büyüdü. Dünyadaki bilgisayar egemenliği arttıkça bilgisayarlar üzerinden akan bilginin şifrelenmesi için gerekli asal sayılara olan ihtiyaç da buna paralel olarak artmaya başlamıştı. Ukala bilgisayarcıların dediği gibi bankalar birbirlerine “online” bağlanınca işin rengi de paranın rengine dönüşmüştü. Ardından şifre ve şifrelemeye çocukça bir tutku ile bağlı olan generallerin bitmek tükenmek bilmeyen güvenli iletişim istekleri de buna eklenince şirketin yıldızı parlamaya başlamıştı.
Kablolar üzerinden akan paranın miktarı devasa boyutlara geldikten sonra meydana gelen bir iki sanal banka soygunu müşterilerin güvenliğe olan psikolojik ihtiyacı daha da artırmıştı. Generaller ise okudukları ikinci dünya savaşı tarihinden, zaten meşhur Enigma makinesini biliyorlardı. Şirket, bir anda yüksek basamaklı asal sayıları hep bir ağızdan isteyen çılgın bir koronun sesleri ile dolmuş gibiydi: daha büyük asal sayı, daha büyük asal sayı, daha, daha… Şifreleme için kullanılan asal sayı ne kadar büyük olursa şifrenin kırılabilme ihtimali de o kadar düşük oluyordu. İhtimal düşük olunca güvenlik yüksek oluyordu. O zamanlar tek oldukları piyasanın terminolojisini de yapmaya başladıklarından kendi aralarında buna “kırılma indeksi” dediler. Bebeğimiz dedikleri ilk asal sayı kullanılarak yapılmış bir şifreyi bu gün bir ev bilgisayarı bile kırabilirdi. İlk asal sayı müşteri tarafından güvenlik nedeniyle artık kullanılmaz hale gelince bebeklerini sembolik bir fiyatla geri almışlar ve şirketin girişindeki duvarda asılı bir platin plakete kazıtmışlardı: 597157126436… diye devam ediyordu sayı.
Daha yüksek basamaklı büyük asal sayıları bulmak için de işlem gücü çok yüksek güçlü bilgisayara ihtiyaç duyuluyordu. Bunun için de tabi ki daha çok paraya gerek vardı. Daha çok para için ise daha çok müşteri ve daha çok müşteri için ise daha yüksek basamaklı asal sayılara ihtiyaç duyuluyordu. En yaşlı ortağın dediği gibi (diğerlerinden bir yaş daha büyüktü sadece) “paranın ve sayının gizemli döngüsü onları da içine almıştı”. Ses çıkarmadan çekleri ödeyen sakin gülümsemeli Bay Para bu üç gence ticaretin basit kurallarını öğretmişti: ucuza al pahalıya sat, kimseye güvenme, herkesi dinle vs.
Hikayenin devamını Altın Oran – 2 başlığı altında okuyabilirsiniz.



Kaynak : 