60’lı yılların başında gençlik yıllarımın geçtiği Ankara – Bahçelievler semtinin bir köşe başında 4-5 oğlan dikilmiş laflıyoruz. İçimizden biri siyahi bir amerikalı genç asker. O bize “PX”den en son “longplay”leri, “loafer” ayakkabıları, “old spice” losyonları filan ayarlıyor. Biz de bizim memlekette üretilen bazı yarı mamulleri elde etmesi yönünde ona kolaylık sağlıyoruz. Alan memnun satan memnun anlayacağınız.
O gün, birden bizim Coni’nin yüzünde bir şaşkınlık ifadesiyle, bakışlarının ilerdeki bir noktaya adeta yapıştığının farkına vardım. Baktığı yönde bence hiçbir gariplik yoktu.
Biraz ilerimizde o zamanlar Kızılay – Bahçelievler arasında çalışan dolmuşlardan biri, ya müşteri alıyor ya da indiriyordu. bu dolmuşlar Amerikan station-wagon otomobillerden bozma olurdu çoğunlukla. Biz “hayrola ne var?” demeye kalmadan Coni kahkahalarla gülmeye başladı.
Uzun lafın kısası, sonunda bizim Coni’yi bu kadar şaşırtıp güldüren şeyin “Ford Edsel” model bir dolmuş olduğunu anladık.
Nedeniyle ilgili hiçbir fikrimiz yoktu ama biraz deşince, “Ford otomobil firmasının bu modeli, bugünün milyar dolarları ile ifade edilebilecek büyüklükte paralar harcayarak yarattığını. Modele de Ford hanedanından birinin adını vererek piyasaya sürdüğünü, ama Amerikan otomotiv sektörü tarihinde hiç yaşanmamış bir fiasko ile yüz yüze kaldığını” öğrendik.
Hatta iş o boyuta geliyor ki, bu olay halk arasında adeta bir mitoloji rengi kazanıyor ve “Ford” finans açısından zor duruma giriyor.
Tuhaflığı görebiliyor musunuz? Bakkallarda sadece “Seka”nın zımpara kağıdına eşdeğer kalitede tuvalet kağıdının bulunabildiği yıllarda, birileri Türkiye’ye, Amerikan tüketicisinin alay mevzuu olmuş bir ürünü satabilmiş. Neredeyse üzerinden yarım yüzyıl geçti bunu bir türlü unutamadım.
Sakın anlattığım bu hikaye nedeniyle, kimse bu tip aptallıkların sadece Türkiye’nin tekelindeymiş gibi bir fikir yansıttığımı düşünmesin lütfen. Başka bir örnek, olgunca yaşlardaki “Hi-Fi” meraklıları “Quadrophonic” sistem macerasını hatırlayacaklardır.
80’li yıllarda, tüm dünyada, medyada iki kanallı “stereo” yerine dört kanallı “quadrophonic” sistemleri yutturmak için büyük bir kampanya başlatılmıştı. İnsanlara konser salonu atmosferi tattırmak olarak anlatılıyordu. Yanılmıyorsam bir iki yıl sürdü bu dalga ama olmadı tutturamadılar. Unutuldu gitti. Ama bu arada, kimbilir ne kadar alet edevat satıldı millete.
Bütün bu lafların geldiği bir düğüm noktası var. Toplumlara ticari ihtiyaçlar dışında, en azından kısa vadede yarar getirmeyen teknolojilerin pazarlanması ve satılması.
İşte bu noktada kazıklama ile aptallık atbaşı gidiyor. Gelişmiş ekonomili toplumlarla, gelişme yolunda olanlara aynı stratejileri uygulamıyorlar. Gelişme yolunda veya gelişmekte olan diye tanımlanan toplumlara “modası geçmiş” bazı teknolojileri, “envanterde birikmiş” satılamayan malların temizlenmesi amacıyla sokuşturmak mümkün. Bunu gelişmiş toplumlarda gerçekleştirmek ise hemen hemen imkansız.
Türkiye’den misal vermek gerekirse 60’lı yıllarda, gelişmiş ülkeler renkli TV yayınlarına geçtiğinde, Türkiye’de bu gelişmiş teknoloji değil, siyah-beyaz TV teknolojisi kuruldu. Sonradan da, bu konu çok tenkit edildi tartışıldı ama pek çok ülke dijital hücresel sistemlere geçmiş olmasına karşın, bu sefer de 80’li yılların sonunda, 90’lı yılların başında analog oto telefon sistemi kuruldu. Hani hatırlarsınız, şu evrak çantası büyüklüğündeki cihazlar.
Öte yandan, henüz olgunlaşmamış, halk tabiriyle “dumanı tüten” bazı yeni teknolojilerin tüm ülkelerde pazarlanması da bazen mümkün olabilmektedir. Ancak bunun etkisinin tüm ekonomiler üzerinde aynı olduğu söylenemez. Böyle teknolojileri üreten kurumlar genellikle gelişmiş ekonomi toplumlarına ait oluyor. Tersine, bu teknolojilerin çürük çıkması durumunda ortaya çıkacak zararlar ise büyük oranda, pazar konumunda olan toplumların hanesine yazılıyor.
Aslında beni bu konuda bir şeyler yazmaya iten şey, bir süredir bankacılık sisteminin kredi kart kullanımında sunduğu “Chip & Pin” adı verilen teknolojinin sonsuz güvenlik sağlayan bir sihirli değnek görevi yapacağı illüzyonunun İngiltere’de ortaya çıkan bir sahtekarlık sonucunda buharlaşmasıydı. Bir anda kurşun geçirmezlik büyüsü bozuldu.
Zaten halka empoze edilmeye çalışılan güvenlik duygusunun, aslında finans sektörünün sorumluluklarını sınırlama yani bankaların çalınma-sahtekarlık durumunda daha az sorumlu olması amacına hizmet ettiğini uzmanlardan öğrenebiliyoruz.
Ama nihayetinde Türkiye gibi teknoloji üreticisi olmayan ülkeler, pazara çıkan yeni uygulamaları ithal etmekte çekingen davranmalı, hatta zaman zaman yapılacak uluslararası baskılara zekice planlanmış taktiklerle direnmelidir. Bu şekilde zar zor hatta borçlanma pahasına elde edilen kaynakların çöpe gitmesi ihtimali azaltılmış olur.
Yazının sonunda bazı durumlarda yeni teknolojilerin toplumsal gerçeklerle çeliştiğini, hatta toplumun çıkarların aleyhine çalışabildiğini düşündüğümü söylemek istiyorum. Şimdi ne demek istediğimi de yine Türkiye ile ilgili bir misal verererek açıklamak istiyorum.
Mobil teknolojileri ele almak istiyorum.
Türkiye’yi ve onun kalbi olan İstanbul’u düşünelim. Ekonomiyi bir tarafa bırakırsak, en önde gelen şikayet konusu “ulaşım sorunları” değil mi?
Ulaşım imkanlarının geliştirilmesinin çözüm olmadığı anlaşılmıştır. Zira büyük yatırımlar sonunda yaratılan ferahlık, kısa zamanda kendi trafiğini üretmekte ve tekrar başa dönülmektedir. Yani rahatlığı sağlayıcı önlem alınılması, insanların daha çok trafik yaratmasını, hareket etmesini, adeta teşvik ediyor olmaktadır. Demek ki, yapılması gereken bunun tam aksidir.
İnsanların hareketine sebep olan unsurlar elden geldiği ölçüde azaltılmalıdır. Ulaşım, malların ve insanların yer değiştirmesi amacıyla oluşmaktadır. Malların ulaşımını şimdilik bir tarafa bırakırsak, İstanbul’un yapısı gözönüne alındığında insanların hareket etmesinin en önemli nedeninin iş hayatı olduğunu görürüz.
Bu durumda, insanların yapmakla zorunlu oldukları işleri, mekandan bağımsız olarak gerçekleştirmelerine imkan sağlayan teknolojiler, aslında yaşadığımız sıkıntıların yoğunlaşmasına yol açacaktır.
Fakat maalesef kanımca yöneticiler ve planlayıcılar gerektiği kadar devrimci davranamamaktadırlar. Vereceğim bir misal de Milli Eğitim Bakanlığı’nın okulları genişbant internet hizmetlerine kavuşturmak yönünde anons edilen çalışmalarıdır. Buna bir diyeceğim yok. ağanın eli tutulmaz.
Ama bence “MEB”in asıl yapması gereken öncelikle öğrencilere yüksek kapasiteli internet hizmeti sağlayarak onları hergün okullara gitmek mecburiyetinden kurtarmasıdır.
Diğer yandan malların ulaştırılması ile ilgili pek çok ölümcül hata yapılmış ve hala yapılagelmektedir. Konunun daha fazla dağılmasına sebep olmamak için şimdi bunlara değinmek istemiyorum.
Sonuç olarak insanlar kendilerine sunulan teknoloji ürünlerini benimsemeden önce değişik açılardan değerlendirmeye tabi tutmalıdırlar. Eğer ortalama bireylerin bunu başaramayacağı düşünülüyorsa o zaman toplumlar ticari kaygılardan uzak güvenilir kurumlar tesis etmelidir.



Kaynak : 