Elbette ki, bugünün bilinmezlerinin bizi daha fazla ilgilendirdiğini, hatta geleceği görebilme yetisinin sadece peygamberlere ya da falcılara ait olduğunu söyleyip, bu konudaki sorumluluğu üzerimizden atmak mümkün. On yıl, hele hele 20 yıl sonrasına, kim öle kim kala; özellikle de hafıza devresi kısa bizimki gibi toplumlarda!
Ancak, değişimin sürati arttıkça bireyler, kurumlar hem ayakta kalabilmek, hem de yeni ortaya çıkmakta olan fırsatları kendi lehlerine çevirebilmek için ister istemez gelecek perspektifine, öngörülerine daha fazla sarılma ihtiyacını duyuyorlar. Pratik anlamda geleceğin neler getireceğini, hazırlanmak için neler yapmak gerektiğini birçok ciddi kuruluş kendi gereksinim ve menfaatleri ışığında inceliyor. Bazı şirketler kadrolarına gelecek bilimcileri alırken bazıları da dışarıdan danışmanlar kullanıyorlar bu amaçla.
Ülkemizde insanlar aslında gelecek ile ilgili çalışmalara çok da ilgisiz değiller. Yoksa nasıl izah ederdik, ünlü sanatçılarımızın, nüfuzlu politikacılarımızın, hatırı sayılır işadamlarımızın önemli kararlar arifesinde, hayatlarının akışlarını değiştirecek işlere kalkışmadan önce medyumlarına gidip görüş istediklerini! İzdivaç arayan kızlarımız da “bir umut” deyip az aşındırmazlardı falcıların kapısını.
Geçimlerini gelecekten kazanan bilimciler genellikle 10 ila 50 yıllık dönemi temel alıyorlar. Daha ziyade günümüzü ve kısa vadeli öngörüleri ilgi sahası içinde gören iktisatçılar ise bir ila üç yılın ötesine geçmekte istekli görünmüyorlar.
Gelecek senaryoları önemli
Niye mi? Belki de çoğunluk sadece bugüne kafa yorduğu, gelecek sadece bilim-kurgu roman ya da filmleriyle anıldığı için. Belki de çocuklarımızın geleceğine, kendi geleceğimize sahip çıkmak istediğimiz için. Belki de ülkemizi bugün içinde bulunduğu konumdan çıkartıp birinci lige yükseltmenin ancak bilinçli ve uzun soluklu bir vizyon hareketi ile bugünden başlayarak 20 yıl ötesine uzanan bir çaba çerçevesinde mümkün olduğuna inandığımız için.
Lester Brown’un sürdürülebilir kalkınma konusundaki panik yaratıcı nitelikteki uyarılarını, Stephen Millett ile William Kopp’un önümüzdeki on yıla damgasını vuracağını ileri sürdükleri en tepedeki on teknoloji ile ilgili senaryolarını, Nancy Ramsey’in kadınların geleceğine ilişkin alternatif öngörülerini, Clement Bezold’un önümüzdeki çeyrek yüzyılda çok farklı bir sağlık sistemine gidişe yol açacağını söylediği olağanüstü gelişmelerini, yakıt hücreleri ve elektrikten sonra güneş, ardında hidrojen enerjisi ile çalışacak arabaları, Güney İngiltere’deki Yalding genetik bahçesini, uzaydaki amatörlerin denemelerini… Öğrendikçe ülkemizde bu alanlarda yaşanan fikir yoksulluğu içimizdeki “gelecek korkusu”nu daha da artırıyor.
Önümüzdeki on-onbeş yıl içinde hangi sanayi ve iş kollarının öne çıkacağını bilmeden çocuklarımızın ne tür bir kariyer çizgisi izleyeceğini belirleyebilir miyiz? Ne biçim bir toplum içinde yaşayacaklarını göz önünde bulundurmadan onların ileriki eğitimlerini planlayabilir miyiz? Emekli olunca kullanacağımız geliri bugünden hangi yatırım aracına kanalize edeceğimizi bilebilir miyiz? Gerçek yaşamda büyük şirketlerin yöneticileri ya da iktidardaki siyaset adamları benzeri ikilemler yaşıyorlar.
Günümüzde büyük şirket yöneticileri ve devlet yönetiminin zirvesindeki beyinler geleceğe dönük önemli kararları almadan önce senaryo planlama tekniğine artan ölçüde başvuruyorlar. Bu amaçla, her biri diğerinden farklı ve ileride içinde yaşamak ya da çalışmak zorunda olacağımız farklı dünyaların modelini tasarlayan senaryolar geliştiriliyor. Öngörüde olduğu gibi en olası geleceği belirlemeye çalışmak yerine birkaç olası gelecek menzilini tarıyor, genellikle üç ya da dört gelecek senaryosu seçiliyor.
Yazının devamını Geleceğe İlgi Neden Bu Kadar Az? – 2 başlığı altında okuyabilirsiniz.



Kaynak : 