Fevzi Karakoç, çocukluğundan itibaren sanata duyduğu ilgiyi geliştirebilmek için bir çok engeli aşmıştır. Özsezgin metninde şöyle anlatıyor sanatçının yaşadıklarını:
(…)Gelgelelim sanatla ilgili döküman, kitap ya da resim görme olanağından uzaktır. Ne var ki, resim yapma isteği, onun içinde önüne geçilmez bir eğilim olarak daha o yıllarda başlamıştır. Çevresinde resimle ilgili kimse de yoktur. Şimdi bile, bu arzunun nereden kaynaklandığı, onu sık sık düşündüren bir konudur. Okul öncesinde kilden hayvan heykeller yapmıştı; o dönemde en kolay bulunan malzemeydi kil. Kurutmak için evde, sedir altına koyduğu bu çamur heykelleri, annesi zararlı gördüğünden atıyor, Fevzi ise bundan dolayı üzüntü duyuyordu. Oysa babası, dindar bir kişi olmasına karşın, oğlunun bu merakı karşısında hiçbir tepki göstermiyordu. Annesini kışkırtan da komşu caminin imamıydı; ona göre, bu çamur heykelleri yapmak dinimizce günah olduğundan eve sokulmaması gereken şeylerdi. Fevzi Karakoç’u o dönemde bu tür el işlerine yönlendiren etkenlerden biri de, bu çeşit bağnaz düşünceler karşısında duyduğu tepki olmalıydı.
Karakoç’un sanatını ise şöyle yorumluyor Özsezgin:
Fevzi Karakoç’un sanatında, ilk ağızda söylenmesi gereken, onun birtakım gözlemlerden yola çıkarak, benzeşimsel (“analojik”) değil ama temsil edici, yansıtıcı değil yorumlayıcı, gösterimsel değil düşündürerek kavratmaya yönelik sanat anlayışındaki kararlı tutumudur. Bu tutumun yaşama ve de sanata geçirilmesinde, sanatla yaşamı ortak düzeylerde, bir etkileşim kulvarı içinde, birbirini haklı gösterecek ve kanıtlayacak düzeyde görmenin önemli bir payı var. Ancak o, bunu yaparken, kendisini algıladığı şeylere götüren yolları kendi deneyimleriyle saptayıp bulmaktan yana bir tavır içinde olmuştur. Bir başka deyişle, uyumsal olanın gizlerini, alışılmış kalıplara göre değil, resminin kendisine açtığı algı yollarını izleyerek, gündemde hep muhafaza ederek yakalama çabasından yana olmuştur.



Kaynak : 