Bu makalenin
- ilk bölümünde, yurtdışından dönen trafiğin ülke vatandaşlarını, şirketlerini ve kurumlarını tehlikeye koyduğunu anlattık. Bu bölümü buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
- ikinci bölümünde ise, Türk Telekom tarafından uygulanan pahalı hat fiyatları nedeniyle içeriğin yurtdışında yapılmasını anlattık. Bu bölümü de buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Makalenin bu üçüncü bölümünde, “telekom stratejimiz” ya da “stratejisizliğimiz” konusunda da yorum yapalım. Önce kısa bir özet;
- Özelleştirilen eski telekom tekellerinin durumlarından memnun olmadığı yıllarda, Avrupa’daki yerel telekom pazarları büyük oranda serbestleştiler. Buna karşılık sektörün en önemli özelliği “sürekli yatırım” konusunda, eski telekom devleri ayak sürüdüler. Çünkü onlar eskiden bu yana gelen para güçleri ile yatırım yaparlarsa, yeni telekom şirketleri bu yatırımlardan “paylaşım” nedeniyle yararlanabiliyorlardı.
Ama Avrupa’da 2008’de başlayan ekonomik kriz döneminde, eski telekom tekellerinin eli kuvvetlendi. Ekonominin devamlılığı açısından yatırım yapmaları gerektiğini ama kendilerine paylaşım muafiyeti verilmediği sürece yatırım yapmayacaklarını yüksek sesle söylediler. Bir nevi şantaj yaptılar. Bu meydan okumanın paralelinde finansçılar da, politikacılara dediler ki; “Avrupa’yı ekonomik krizden ancak telekom firmalarının önünü açarak çıkabilirsiniz”. Öyle de oldu.
Yanlış anlaşılma olmasın, Avrupa’da yatırım yapmak isteyen diğer küçük-büyük tüm firmaların da önü açık. Burada anlatılan imtiyaz sahibi olan eski telekom tekellerinin, orada ya da burada davranış tarzlarının aynı olduğu ve şebekeyi paylaşmamak için her yola başvurmakta olduklarıdır.
Ülkemize dönersek, teğet geçen ekonomik kriz nedeniyle değil, 2004-2005’lerden beri Türkiye’de Türk Telekom’un önü açık oldu. Bunu bazı toplantılarda “adamlar o kadar para verdiler. Biraz para kazanmaları için önlerini açtık” diye ifade eden kurul üyeleri de oldu. Sonuçta 10 yıldır özelleşmiş ve serbestleşmiş gibi yapan bir telekom sektörümüz var ama hala şebekenin de, dolayısıyla müşterilerin de, % 90 civarını tek bir firma elinde tutuyor. Şimdi şu tek şebeke olayına yakından bakalım.
Ülkeye Tek Şebeke Stratejisi Doğru mu?
Dediğimiz gibi, AKP hükümeti 2004’de başlayan serbestleşme ve 2005’de başlayan özelleştirmeye rağmen, şu ya da bu nedenle Türk Telekom’u tekel ve giderek de “tek şebeke” halinde tutmaya özen gösteriyor.
Ama BTK’dakiler ya da Ulaştırma, Denizcilik, Haberleşme Bakanlığındakiler ya da Tüm hükümetin “hiç anlayamadığı” düşündüğümüz bir husus var. O da tek şebeke bizi korumaz, aksine riski arttırır.
Tek şebeke stratejisi neden doğru değil? Bir de buna kısaca bakalım…
- Tek network, ülkenin haberleşme güvenliği açısından büyük bir risk anlamına geliyor Aynen radyolar çeşitlendi, asker darbe yapamıyor esprisindeki gibi bir durumdan bahsediyoruz.
- Ama daha kötüsü, tek şebeke ile birlikte, ülkemizdeki “telekom uzmanlığı” da gelişemez oluyor. Son 10 yılda kapanan telekom firmasının, boşa giden paraların ve harcanan insan gücümüzün haddi hesabı yok. Oysa rekabet içindeki bir sektörde, uzmanlık da gelişiyor. Malum “bir elin nesi var, 2 elin sesi var” hesabı.
- Tek şebeke, hemen hemen 1 ya da 2 yabancı üretici firmadan alışveriş ediyor. Bu hem bizi bu 1-2 firmaya ve o firmaların ülkelerine karşı bağımlı kılıyor. Hem de ülke içindeki cihaz sektörünün gelişmesini engelliyor. Büyük firmalar büyük üreticilerden alışveriş eder. Küçük firmalar ise, ülkede bazı parçaların üretilmesini ve onların da giderek sofistike hale gelmesinin yolunu açabilir. Ama bu yol da kapanıyor.
Birden Fazla Şebeke İsraf Mıdır?
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığında, bazı danışman kişilerin son zamanlarda “birden fazla şebeke israftır” türü yorumlar yaptığını öğrendik.
Burada yanlış yorumlanan husus şu; Türk Telekom’un özelleşmesi sırasında, bilebildiğimiz kadarıyla altyapı satılmadı!! Onun yerine bu altyapıyı kullanma imtiyazı verildi. Bu hareketin nedeni, 150 yıla uzanan bir süre boyunca kurulan şebekenin, yeniden kurulmasının zorluğu ve zaman alacağı idi. Oysa serbestleşen sektördeki diğer firmaların da bu networkden eşit koşullarda faydalanabilmeleri hedefleniyordu. Yani aynı yapının kurulması zaman alacağı için “paylaşım şartıyla” birlikte, bu tek şebekenin imtiyazı verildi.
Ama bu, “bugünden sonra başka şebeke kurulamaz”, “kurulmamalı” filan anlamına gelmez. Aksine yatırım yapılması, ülkemizin telekom sektörünün gelişmesi, yeni iş alanları, yeni elemanlar anlamına gelir.
Zaten tek şirket bile, aynı noktaya birden fazla kablo çekebiliyor. Onun bile tek şebekesi olmayabiliyor.
Daha da ötesi, en başta “rekabet” nedeniyle “israf” anlamına gelmez. Çünkü bu tek şebekenin geçmişte nasıl kurulduğu ortadayken (yani 7 mmlik bakır boru yerine 3 mmlik borular çekildiğini, bugün o boruların gittiği evdeki insanların satılan ADSL kapasitelerine ulaşılamayınca anladık), yer yer kalitesizliği ortadayken, hala tek network diye ısrar etmek, olsa olsa bu ülkeye kötülük olabilir.
Eğer bir firma, “ben yatırımımı yapacağım” diye ortaya çıkıyorsa, neden ve niçin tutuyorsunuz onu? 135 milyona yapılan Başakşehir Stadyumu çok mu tasarruflu yapıldı da, ülkenin can damarı olan haberleşme altyapısından tasarruf ediyor olacağız?
Ondan sonra ; “bizi şöyle mi dinlediler, böyle mi dinlediler”.. Evet çoklu şebekenin bir yararı da, dinlemenin zorlaştırılması olacaktır.
Bir sonraki bölümde, başa döneceğiz, dinlemeler nasıl yapılıyor konusunda bazı örneklemeler verecek ve yapılan temel hatalardan bazılarını anlatacağız. Bu bölüme buraya tıklayarak erişebilirsiniz



Kaynak : 