Bundan 25-30 yıl kadar önce, bilgi işlem merkezleri hala şirket içinde (inhouse) yazılım geliştiriyorken, bilgisayar sistemleri henüz “main frame” olarak adlandılan “büyük sistemler” ya da onlardan geliştirilmiş “orta boy” sistemlerdi.
O yıllarda tek bir firmadan, örneğin IBM’den bilgisayar sisteminizi alırdınız. Dolayısıyla, o makinayı büyütmeniz ya da gelecek yıl işletim sistemi ve kullanılan dilleri güncellemeniz gerektiğinde, firma değiştirme şansınız yoktu. Belki bayi (çözüm ortağı) değişikliği yapabilirdiniz ama firma değiştirmek için bütün sistemi tutup çöpe atmanız gerekirdi.
Sonraki yıllarda iş modelleri değişti. Firma sayısı arttı, bilgisayar sistemleri küçüldü, PC’lerle kurulan networkler ortaya çıktı, sistemler daha modüler hale geldi, endüstri standartları oluşturuldu, İstemci Sunucu (Client Server) gibi iş modelleri oluşturuldu. Böylece sistemin bir tarafını falan marka ile, diğer tarafını filan marka ile kurabilir ya da sistemin içinde hem şu marka, hem bu marka makinalar kullanabilir hale geldik.
Bu nedenle de integratör ya da entegratör dediğimiz firmalar ortaya çıktı. Bu firmalar, hangi ürünün hangi iş için daha iyi olduğu ya da daha optimal çözüm olduğunu bilme becerisi ile farklı donanım ve yazılımı bütünleştirme (entegre etme) faaliyetleri yapmaya başladılar.
Bu arada da not edelim, yazılımlar gelişti, firmanın içinde yazılma zorunluluğu kalmadı, dışarıdan alınması yaygın hale geldi. Önceleri sadece muhasebe yazılımları ve finansman departmanı altındaki bilgi işlem faaliyetlerinden bahsederken, daha sonra hemen hemen her işlevin yer aldığı şirket ya da üretim kaynak planlama (ERP – MRP) gibi yazılımlar ve günümüzde de bu yazılımlardan karar oluşturmaya yarayan “iş zekası” yazılımlarına kadar geldik.
Ama, en ilginç değişim şu oldu; son 5 yıl içinde dünya bilişim sektöründe falan ya da filan konuda üretim yapan donanım ya da yazılım firmalarının, kendilerini bütünlemeye başladıklarını gördük. Bu firmalar kendi ürettikleri donanım ve yazılımın birlikte kullanılabildiği donanım ya da yazılım firmalarını satın almaya başladılar. Böylece donanım firması olarak bildiğimiz firmalar, yazılım firması da oldular; örnek : Autonomy yazılımını satın alan HP gibi ya da EMC’nin çeşitli yazılım firmaları satın alması gibi. Tersine yazılım firması bildiğimiz firmalar donanım firması haline de geldiler. Örneğin Sun Microsystems’ı satın alan Oracle.
Beni Al ….Beni Al…
Bu gelişmeyi anlattık. Çünkü Antalya’da üstüste yapılan 2 farklı CIO toplantısına katıldığımızda, bir süredir ortamda duyduğumuz “1 mesaj”ın, “üstsüste” ve “çok kuvvetlice” tekrarlandığını görerek, adeta ezberledik.
Bu mesaj “uçtan uca”…. Ya da başka deyişle Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi “beni al… beni al.. onu alma.. beni al..”
Bugün çok uluslu bilişim firmaları sunum yaptıklarında, basının ya da müşterinin karşısına geçtiklerinde “uçtan uca” çözümleri olduğunu ve başka marka alınmadan sadece kendilerinin satın alınması durumunda, verimliliğin ya da başarının daha yüksek olacağı iddiasındalar.
Ama başlıkta da yazdığımız gibi …Uçtan uca … Nereye?
Üretici firmalara “neden uçtan uca” diye sorduğumuzda “Rekabetin arttığı” cevabını alıyoruz. Evet pazarda rekabet yükseldi. Bu nedenle de firmalar müşterilerini, başka firmalarla temasta bırakmak istemiyorlar. Örneğin donanım firması, kendi donanımları üzerinde başka bir yazılım firması ile çalışıldığında, zamanla o yazılımın çalıştığı başka bir donanıma kayma olasılığını düşünüyor.
Bu nedenle de firmalar kendi ürünlerini tamamlayan yazılım ya da donanım firmalarını satın alıyor ya da geliştiriyorlar. Tek bir noktadan hizmet vermek istiyorlar.
Ancak Bilgi İşlem Yöneticilerine durumu sorduğumuzda, onlar bu gelişmeden rahatsız durumdalar. Yöneticiler, her iş için en uygun sistemi (yazılım ya da donanım) almak istiyor. Bazı firmaların sonradan girdikleri alanlarda güçlü olamayabileceğini düşünüyorlar.
Ama daha önemlisi, tek firmaya bağımlı olmak, ileri safhalarda fiyat ya da cihaz-yazılım geliştirme açısından sorun yaratabiliyormuş.
Üretici firmalar fiyat konusundaki endişeleri “ilk alış fiyatına bakmayın, önemli olan operasyon maliyetidir” gibi klişe bir cevapla karşılıyorlar. Ama bir sistemi satın aldıktan sonra, o sisteme gereken büyütme ya da güncelleme talepleri için pazarlık şansı zayıflıyor. Sonuçta o sistemi almak zorunda olmuş oluyorsunuz..
Cihaz-yazılım geliştirme açısından soruna gelince, tek firmaya bağımlı kalmak durumunda, bazı CIO’lar üretici firmaların gerekli cihazları istenen-talep edilen şekilde sağlamak yerine, kendi istedikleri şekilde temin edebildiklerini, pazarlık şansının burada da ortadan kalktığını düşünüyor.
Bulut Çözüm müdür?
Tabi bu tartışmalara bir çözüm bulut olabilir. Hizmeti şurdan ya da burdan alacağınıza göre, en iyi yazılım ve donanım, sizin değil, servis alacağınız yerin sorumluluğunda denilebilir.
Ancak hala “buluta çıksak mı?” ya da “özel mi, genel mi ya da hibrit mi olsun” konuları tartışma konusu. Bulut henüz gündemlerimizde “soru işareti” bölümünde yer alıyor.
Ama daha önemlisi; konuştuğumuz CIO’lar bulut konusunda bazı düzenlemeler yapılması gerektiğini düşünüyor ve bekliyorlar. Bunu özellikle de bulut servis sağlayıcıyı değiştirmek gibi idari konularda istiyorlar. Önümüzdeki dönemde BTK’nın bu konuda bazı yönetmelikler yayınlamasını bekleyenler ve isteyenler var.



Kaynak : 