Dijitalleşmenin dönüştürdüğü pek çok alan var. Taksicilikten, perakendeye, romantik ilişkilerden, film ve müzik endüstrisine kadar. Şimdi sıra egemenliğe geldi. Devletlerin egemenlik anlayışı içinde bulunduğumuz günlerde köklü biçimde dönüşüyor. Sanayi çağında egemenlik; toprak, nüfus ve fiziki altyapı üzerinde kurulan bir denetim alanıyken, dijital çağda bu alanın merkezine veri, algoritmalar, yazılım, donanım ve dijital altyapılar yerleşt. Bu dönüşüm, “dijital egemenlik” kavramını uluslararası politika ve hukuk literatürünün temel tartışma başlıklarından biri hâline getirdi.
Dijital egemenlik nedir?
Dijital egemenlik, bir devletin ya da siyasi birliğin; kendi sınırları içinde üretilen veya kullanılan veriler, dijital altyapılar, platformlar ve teknolojiler üzerinde hukuki, teknik ve stratejik kararları bağımsız biçimde alabilme kapasitesi olarak tanımlanabilir. Bu kavram yalnızca içerik denetimi ya da internet erişiminin kontrolü anlamına gelmez; aksine dijital sistemlerin kime ait olduğu, kim tarafından işletildiği, hangi hukuka tabi olduğu ve kriz anlarında kim tarafından yönetildiği sorularına verilen bütüncül bir yanıttır.
Bu yönüyle dijital egemenlik, klasik devlet egemenliğinin dijital uzama taşınmış hâlidir; ancak toprağa değil, veri akışlarına (data flows) ve kodlara dayanır.
Kavram ne zaman ve neden gündeme geldi?
Dijital egemenlik tartışmaları ilk olarak 2000’li yıllarda “siber egemenlik” kavramı etrafında şekillenmişti. Çin ve Rusya gibi ülkeler, interneti ulusal sınırlar içinde kontrol edilmesi gereken bir alan olarak gördüler. Bu yaklaşım daha çok sansür ve içerik denetimi anlamına geliyordu.
Asıl kırılma ise 2010’lu yılların ortasında yaşanmaya başlandı. 2013’te Edward Snowden’ın ifşaatları, küresel veri akışlarının büyük ölçüde ABD merkezli teknoloji şirketleri ve istihbarat kurumları tarafından kontrol edildiğini ortaya koydu. 2016’daki Cambridge Analytica skandalı, kişisel verilerin demokratik süreçleri dahi etkileyebileceğine işaret etti. Ardından gelen ABD–Çin teknoloji savaşı, yarı iletkenler, 5G ve yapay zekânın ulusal güvenlik meselesi olduğunu ortaya koydu. COVID-19 salgını ve Ukrayna savaşı ise dijital altyapıların – bulut servisleri, uydu interneti, platformlar – kritik altyapı olarak değerlendirilmesi gerektiğini net biçimde gösterdi.
Bu süreçte özellikle Avrupa Birliği, “ne ABD merkezli platform egemenliği ne de Çin tarzı devletçi dijital kontrol” anlayışını benimseyerek dijital egemenliği üçüncü bir yol olarak tanımladı.
Dijital egemenliğin temel bileşenleri
Dijital egemenlik çok katmanlı bir yapıya sahiptir. İlk ve en temel bileşen veri egemenliğidir. Kişisel, ticari ve kamusal verilerin nerede tutulduğu, kimler tarafından işlendiği ve hangi ülkenin hukukuna tabi olduğu, dijital egemenliğin çekirdeğini oluşturur.
İkinci bileşen dijital altyapı egemenliğidir. Veri merkezleri, bulut servisleri, internet değişim noktaları (IX), denizaltı kabloları ve uydu ağları bu kapsamda değerlendirilir. Bu altyapıların yabancı aktörlerin kontrolünde olması, kriz anlarında ciddi stratejik kırılganlıklar yaratabilir.
Üçüncü bileşen platform ve yazılım egemenliğidir. Sosyal medya, arama motorları, uygulama mağazaları, işletim sistemleri ve yapay zekâ modelleri günümüzde kamuoyu oluşumundan ekonomik rekabete kadar pek çok alanı şekillendirmektedir. Bu alandaki küresel hâkimiyet büyük ölçüde ABD ve Çin merkezli şirketlerin elindedir.
Dördüncü bileşen donanım ve yarı iletken egemenliğidir. Çip tasarımı, üretimi ve üretim ekipmanları dijital çağın “sert gücü” olarak kabul edilmektedir. Bu alanda yaşanan tedarik krizleri, dijital bağımsızlığın ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir.
Son olarak standart ve norm egemenliği, yani teknolojinin hangi kurallar çerçevesinde işleyeceğini belirleme gücü, özellikle Avrupa Birliği’nin öne çıktığı alandır.
Örnek olaylar
ABD’nin çıkardığı CLOUD Act, Amerikan şirketlerinin yurt dışında tuttukları verilerin dahi ABD makamlarının erişimine açılabilmesine olanak tanımıştır. Bu durum, birçok ülkenin veri egemenliği konusunda alarm vermesine neden olmuştur.
Huawei’nin 5G altyapıları etrafında yaşanan küresel kriz, teknik bir güvenlik tartışmasından çok, dijital egemenlik ve stratejik bağımlılık meselesi olarak ele alınmıştır.
Ukrayna savaşında Starlink’in oynadığı rol ise, bir özel şirketin dijital altyapısının bir ülkenin savunma kapasitesini doğrudan etkileyebileceğini göstermiştir.
TikTok etrafında dönen veri ve algoritma tartışmaları da dijital egemenliğin yalnızca devletler arası değil, platformlar üzerinden yürüyen bir güç mücadelesi olduğunu ortaya koymaktadır.
Avrupa Birliği’nde güncel gelişmeler
Avrupa Birliği, dijital egemenlik alanında dünyanın en kapsamlı düzenleyici çerçevesini oluşturuyor. GDPR ile veri egemenliğini hukuki zemine oturtan AB, Dijital Hizmetler Yasası (DSA) ile platformların algoritmik ve içerik sorumluluklarını artırdı, Dijital Pazarlar Yasası (DMA) ile büyük teknoloji şirketlerinin “kapı bekçisi” konumunu sınırlamayı hedefledi. Veri Yasası ve Yapay Zekâ Yasası ise endüstriyel verinin paylaşımı ve yapay zekânın risk temelli regülasyonu konusunda küresel referans noktaları hâline gelmiştir.
AB’nin yaklaşımı nettir: teknoloji üretiminde geri kalsa bile, oyunun kurallarını koyan aktör olmak. AB bugünlerde “teknoloji egemenliği” başlığı ile yeni bir yasa hazırlığına başladılar.
Ambargolar
Bu noktada yaşanmış bir kaç dijital ambargodan da bahsetmek lazım. ABD’nin canı istediği zaman yaptırım uyguluyor. Çünkü bugün kullanılan pek çok yazılım ABD malı. Hatta SAP gibi Alman malı olanlar bile ABD’de satmak ve de borsada hareket etmek için ABD kurallarına uymak zorunda.
ABD’nin sağladığı bilişim araçları, yazılımlar, bulut servisleri, Gmail, Whatsapp türü uygulamalar. Hatta internet ağı. Bu tehdit uzak da değil. Trump’ın Başkanken Türkiye’ye yaptığı tehditi hatırlatalım. Diğerlerini de zaman gördük. Mesela Oracle Rusya’ya Java’yı yasakladı. Adobe, Venezüela’ya yaptırım uyguladı. Ukrayna işgali nedeniyle bir çok Amerikalı şirket –istemese bile– Rusya’ya yaptırım uyguladı. Mesela Mastercard ve Visa, ödemeleri bloke etti.
Türkiye açısından dijital egemenlik ve öneriler
Türkiye’de dijital egemenlik çoğu zaman içerik denetimi ve platformlara yönelik kısıtlamalarla karıştırılmaktadır. Oysa dijital egemenlik, yasaklarla değil kapasite inşasıyla sağlanır.
Türkiye açısından öncelikle dijital egemenliğin bir ulusal güvenlik ve kalkınma stratejisi olarak tanımlanması gerekir. Veri merkezleri ve bulut altyapıları konusunda İstanbul’un bölgesel bir merkez hâline getirilmesi, denizaltı kabloları ve internet değişim noktalarına yönelik yatırımların artırılması kritik önemdedir. Kamuda açık kaynak yazılımların ve açık standartların teşvik edilmesi, uzun vadede dışa bağımlılığı azaltacaktır.
Yapay zekâ ve veri politikalarında “veriyi kapatmak” yerine, anonimleştirilmiş ve güvenli biçimde erişilebilir kılarak yerli bir ekosistem oluşturmak daha sürdürülebilir bir yaklaşımdır. Avrupa Birliği ile uyum ise pasif bir mevzuat ithali olarak değil, Türkiye’nin coğrafi ve jeopolitik avantajlarını güçlendirecek stratejik bir ortaklık olarak ele alınmalıdır.
Özetle, “Dijital Egemenlik” interneti sınırlamak ya da toplumu denetlemek anlamına gelmez. Aksine, veri, altyapı ve teknolojinin başkalarının insafına bırakılmaması demektir. Dijital çağda egemenlik, artık yalnızca sınırları korumak değil, akışları yönetebilme kapasitesi kazanmakla mümkündür. Türkiye için bu mesele ideolojik değil, doğrudan jeostratejik bir zorunluluktur.



Kaynak : 