web analytics
Çarşamba, Haziran 24, 2026
No Result
View All Result
  • Giriş
Türk İnternet
  • Ana Sayfa
  • BİLİŞİM
  • e-TİCARET
  • INTERNET
  • TELEKOM
  • YENİ TEKNOLOJİLER
  • Hakkımızda
  • Kişisel Verilerin Korunması
    • Çerez Aydınlatma Metni
    • İlgili Kişi Başvuru Formu
No Result
View All Result
  • Ana Sayfa
  • BİLİŞİM
  • e-TİCARET
  • INTERNET
  • TELEKOM
  • YENİ TEKNOLOJİLER
  • Hakkımızda
  • Kişisel Verilerin Korunması
    • Çerez Aydınlatma Metni
    • İlgili Kişi Başvuru Formu
No Result
View All Result
Türk İnternet
No Result
View All Result
Ana Sayfa BİLİŞİM Siber Güvenlik

Filistin’deki Dijital Sömürgeciliğin Boyutları

Fusun S.Nebil-Fusun S.Nebil
17 Kasım 2025
-Siber Güvenlik, TEKNOPOLITIK, Yapay Zeka, Yazılım Sektörü Haberleri
0
Filistin’deki Dijital Sömürgeciliğin Boyutları
Facebook'ta PaylaşTwitter'da PaylaşLinkedin'de Paylaş

Teknoloji çağı ve internet, taksicilikten, ticarete, aşka, devlet hizmetlerine kadar herşeyi değiştirirken, sömürgeciliği de değiştiriyor gibi. Artık hayatımıza “dijital egemenlik” ve “dijital sömürgecilik” gibi kavramlar giriyor.

Önce Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın 5.Geleneksel Kurultayındaki panelde, sonra da Sessizlik Ortalıktır platformundaki online toplantıda dinlediğim Bianet yazarı Diyar Saraçoğlu, bütün dünya için ders niteliğinde bir çalışma yapmış. Bize dijital sömürgeciliği “Gazze” özelinde anlattı. Bugün onların, yarın başka ülkelerin başına gelecekleri anlattı. Bu konuda kendisi ile bir söyleşi yaptık :

  • Dijital sömürgecilik ne demek?

Dijital sömürgecilik kavramı bugün farklı araştırmacılar tarafından farklı bağlamlarda kullanılıyor; kimisi veri sömürüsünü, kimisi gözetimi, kimisi de platform tekellerini öne çıkarıyor. Biz ise kavramı Güney Afrika örneğinden hareketle sistematik biçimde geliştiren Michael Kwet’in önerdiği anlamda kullanıyoruz. Kwet’e göre dijital sömürgecilik, bir toplumun dijital hayatının -altyapısından yazılıma, donanımdan veri akışına- kendi kurumları tarafından değil, daha güçlü devletler ve onların teknoloji şirketleri tarafından belirlenmesi demek.

Klasik sömürgecilikte toprak, maden, liman ve demiryolları nasıl merkez ülkenin ihtiyaçlarına göre kurulmuşsa, bugün de bulut hizmetleri, kapalı platformlar, uygulama mağazaları ve veri merkezleri benzer bir işlev görüyor. Bu yüzden dijital sömürgecilikten söz ederken, dijital alan üzerinden kurulan bütünlüklü bir siyasî, ekonomik ve toplumsal egemenlik biçimini tarif etmeye çalışıyoruz.

Bu yapı, kullanıcının elindeki cihazdan internete bağlandığı ağa, günlük hayatında kullandığı uygulamalardan gördüğü haberlere kadar her şeyi aynı mimariye bağlıyor. Hangi içerikleri görebildiğimiz, hangi uygulamaların fiilen “zorunlu” hâle geldiği, verimizin nerede tutulduğu ve kimlerle paylaşıldığı giderek daha fazla -çoğunlukla ABD merkezli- bu şirketlerin kararına bırakılıyor. Böylece işgal edilen şey toprağın kendisi değil; kablolar, protokoller, veri tabanları ve algoritmalar üzerinden şekillenen bütün bir dijital yaşam alanı oluyor.

  • Dijital sömürgecilik için “siyasî, ekonomik ve toplumsal egemenlik” diyorsunuz. Bunlara birer örnek verebilir miyiz?

Bu üç düzeyi kabaca şöyle açabilirim:

Siyasî egemenlik, kamusal tartışmanın dijital platformlar üzerinden dolaylı biçimde denetlenmesinde ortaya çıkıyor. Bir ülkede insanların haberleri, yorumları ve siyasî tartışmaları ağırlıkla birkaç büyük platform üzerinden takip ettiğini düşünelim -ki bu bugünkü tabloya çok uzak değil. Hangi haberin zaman tünelinde görünür olacağına, hangi videonun “zararlı” sayılıp gömüleceğine, hangi hesabın askıya alınacağına çoğu zaman o ülkenin kurumlarından çok bu şirketlerin içerik politikaları ve algoritmaları karar veriyor. Böylece kamuoyu oluşumu -yani siyaset yapma imkânı- fiilen bu platformların filtrelerine bağımlı hâle geliyor.

Ekonomik egemenlik, dijital altyapı ve pazarların belirli merkezlerde toplanmasıyla kuruluyor. Örneğin bir ülkede çevrimiçi reklam pazarının büyük kısmı iki küresel şirkete akıyorsa, yerel medya kuruluşları kendi sistemlerini kuramadan bu şirketlere komisyon ödemek zorunda kalıyor; gelir, içerik üretilen ülkede değil, platformun merkezinde birikiyor. Benzer biçimde, bir ulaşım uygulaması yerel taksi kooperatifleri ve toplu taşıma alternatifleri gelişmeden tüm pazarı ele geçirdiğinde, kentteki ulaşım fiilen o şirketin fiyatlandırma ve veri politikalarına bağlanıyor; üretilen değerin önemli kısmı yine dışarıya transfer oluyor.

Toplumsal egemenlik ise gözetim ve kültürel temsil düzeyinde kendini gösteriyor. Akıllı telefonlar, kameralar, sensörler ve çevrimiçi etkinlikler dev bir veri havuzuna dönüştüğünde, bu veriler merkezlerde toplanıp işleniyor; insanlar algoritmalar tarafından sınıflandırılan, puanlanan, hedeflenen segmentlere ayrılıyor. Aynı zamanda hangi müziğin, dizinin, haberin, mizahın öne çıkacağını da bu platformların öneri sistemleri belirliyor. Böylece hem nüfusun davranışları sürekli izlenip yönlendiriliyor, hem de kültürel temsiller merkezî bir dijital süzgeçten geçirilerek şekillenmiş oluyor.

  • Dijital sömürgecilik Filistin’de nasıl işliyor?

Filistin’de dijital sömürgecilik dediğimizde, ayrı bir “dijital süreç”ten ziyade yüzyılı aşkın süredir süren yerleşimci sömürgeciliğin dijital alandaki devamından söz ediyoruz. Toprak, su, sınır ve hareket üzerindeki denetim nasıl sömürgeci bir mimarinin parçasıysa, bugün telefon hatları, cep telefonu şebekeleri ve internet altyapısı da aynı mimarinin uzantısı. İsrail, frekans tahsisinden bant genişliğine, yerel operatörlerin kapasitesinden omurga hatlarına kadar Filistinlilerin kullandığı iletişim ağlarını çok uzun süredir elinde tutuyor; böylece işgal sadece kontrol noktaları ve duvarlarla değil -iletişim kanallarının daraltılması, hız kısıtlamaları ve sık sık yaşanan kesintilerle- dijital alana da yayılıyor.

Bu kontrol, günlük hayatın en sıradan anlarına kadar sızmış durumda. Gazze’de elektrik ve hatlar kesildiğinde insanlar ambulans çağırmaktan yakınlarına haber vermeye kadar en temel imkânlardan mahrum kalıyor; Batı Şeria’da ise düşük hızlar, sınırlı hizmet ve dışa bağımlı altyapı hem kişisel iletişimi hem eğitim, sağlık, belediye hizmetleri gibi alanları sürekli kırılgan kılıyor. Aynı ağın üzerinde bu kez kameralar, yüz tanıma sistemleri, askerî tabletler ve yapay zekâ destekli hedefleme yazılımları devreye giriyor; kimlerin geçebileceğine, kimlerin takip edileceğine, hangi evlerin ve binaların “hedef” sayılacağına dair kararlar giderek daha çok bu dijital sistemlerin ürettiği listelere bağlanıyor.

Öte yanda Filistinlilerin sesi ve hafızası da aynı çerçevede baskılanıyor. Sosyal medyada içeriklerin silinmesi, hesapların kısıtlanması, arama sonuçlarının yönlendirilmesi, savaş suçlarına ve zorla yerinden edilmeye dair görüntülerin kaybolması hem dünyaya ulaşan anlatıyı hem de Filistinlilerin kendi hikâyelerini kayda geçirme imkânını daraltıyor. Kısaca söylemek gerekirse, Filistin’de dijital sömürgecilik üç katmanda işliyor: iletişim omurgasının kontrolü, bu omurgaya eklemlenen gözetim ve hedefleme teknolojileri ve tüm bunların üzerine binen dijital sansür. Böylece fiziksel alanla dijital alan birbirinden ayrı değil; aynı yerleşimci düzenin farklı yüzleri hâline geliyor.

  • Birinci katman olan iletişim altyapısı nedir? Gazze ve Batı Şeria’da durum nasıl?

Birinci katman dediğim iletişim altyapısı -kablolar, baz istasyonları, veri merkezleri, ana omurga hatları ve frekans spektrumu dâhil- telefon ve internet trafiğinin aktığı bütün fiziksel-teknik ağ demek. Filistin’de bu ağ Filistinlilerin denetiminde değil; frekans tahsisi, bant genişliği, ekipman girişi ve uluslararası çıkış noktaları İsrail’in izin ve kontrol mekanizmalarına bağlı işliyor. Yani burada altyapı, teknik bir mühendislik meselesi olmaktan çıkıp başlı başına bir egemenlik aracına dönüşüyor.

Gazze’nin bağımsız bir telekom omurgası yok; hatların büyük bölümü İsrail kontrolündeki ağ geçitlerine bağlı. Mobil şebeke yıllarca düşük teknolojiye sıkıştırıldı, bant genişlikleri sınırlı tutuldu. Ekim 2023’ten sonra yoğun bombardımanlarla birlikte sadece elektrik şebekesi değil, fiber kablolar, baz istasyonları, santraller de sistematik biçimde tahrip edildi. Sonuçta Gazze’de iletişim, yakıtı biten jeneratörlere ve dışarıdan açılıp kapatılan hatlara bağımlı, son derece kırılgan bir sistem hâline geldi; en ufak kesintide bütün bölge aynı anda sessizliğe gömülebiliyor.

Batı Şeria’da altyapı daha “istikrarlı” görünse de omurganın ve frekansların önemli kısmı yine İsrail kontrolünde. Filistinli operatörler kendi fiber ağlarını özgürce planlayamıyor; 3G’ye çok geç geçebildiler, 4G sınırlı, 5G ise hâlâ erişilebilir değil. Birçok bölgede insanlar mecburen İsrail hatlarını kullanıyor. Dolayısıyla hem Gazze’de hem Batı Şeria’da bu birinci katman, kimin ne hızda bağlanacağını, hangi teknolojiyi ne zaman kullanabileceğini belirleyen siyasî bir altyapı düzeni olarak işliyor.

  • Bu altyapının durumu Gazze, Batı Şeria ve genel olarak Filistin’de haberleşmeyi nasıl etkiliyor?

Bu kırılgan ve dışa bağımlı altyapı, özellikle kriz anlarında hayatî sonuçlar yaratıyor. Gazze’de saldırılar yoğunlaştığında elektrikle birlikte ana hatlar da devre dışı kaldığında insanlar ambulans çağıracak, yakınlarına haber verecek, güvenli olduğu söylenen bölgelere dair en basit bilgiyi alacak kanallardan mahrum kalıyor. Arama-kurtarma ekipleri, sağlık çalışanları, sivil savunma birimleri kendi aralarında koordinasyon kurmakta zorlanıyor; gazeteciler saldırıları belgeleyemiyor; dış dünya sahadaki duruma dair doğrudan tanıklıklardan kopuyor. Yani iletişim altyapısı hedef alındığında sadece sinyal kesilmiyor; toplumun hayatta kalma ve tanıklık üretme kapasitesi de parçalanıyor.

Batı Şeria’da sürekli düşük bant genişliği ve yavaş bağlantı, daha “sessiz” ama kalıcı bir etki yaratıyor. Eğitimden sağlığa, kamu hizmetlerinden küçük işletmelerin dijital faaliyetlerine kadar her alanda işler yavaşlıyor, pahalılaşıyor, kırılganlaşıyor. Yerel medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, belediyeler dijital araçları tam kapasiteyle kullanamıyor; e-ticaret, uzaktan çalışma, çevrimiçi öğrenme gibi alanlar sınırlı kalıyor. Böylece altyapıdaki her kısıtlama, zincirleme biçimde toplumsal, ekonomik ve siyasî alanı daraltıyor ve Filistin’i hem fiziksel hem dijital olarak tecrit eden bir çemberin parçası hâline geliyor.

  • İkinci katman olan gözetim teknolojileri ve hedefleme sistemleri Filistin’de hangi biçimlerde kullanılıyor?

Filistin bugün dünyanın en yoğun dijital gözetim laboratuvarlarından biri. Sokaklar, kontrol noktaları, yerleşimler, duvarlar ve sınırlar; kameralar, sensörler, dronlar ve askerî tabletlerle örülü bir veri üretim hattına dönüşmüş durumda. İsrail, Batı Şeria ve Gazze’de yüz tanıma, biyometrik veri toplama, konum takibi, telefon ve sosyal medya trafiğinin analizi yoluyla bütün bir nüfusu sürekli izlenen bir veri tabanına çeviriyor. Bu veriler tek tek kişilerle sınırlı değil; arkadaşlık ilişkilerinden hangi mahallede kimlerin kimlerle görüştüğüne, kimlerin hangi kurumda çalıştığına kadar sosyal dokuyu çıkartan ağ haritalarına dönüştürülüyor.

Bu gözetim katmanı, sadece “kim nerede?” sorusunu yanıtlamak için değil, askerî operasyonların tamamını veri güdümlü hâle getirmek için kullanılıyor. Yuval Abraham’ın ifşa ettiği üzere, Gazze’ye yönelik bombardımanda kullanılan yapay zekâ sistemleri, topladıkları verilerle on binlerce kişiye otomatik “hedef” etiketi atıyor; askerî planlamada kimin evinin, hangi saatte, kaç bombayla vurulacağına dair öneriler bu makine tarafından üretiliyor. Böylece dijital gözetim, klasik anlamda “her hareketin kayda alınması” düzeyini aşarak, kimin yaşayacağına, kimin öleceğine dair karar süreçlerine gömülen bir mekanizma hâline geliyor.

  • Bu teknolojileri biraz daha açabilir misiniz?

Batı Şeria’da kurulan Wolf Pack mimarisi -Blue Wolf, Red Wolf ve White Wolf’tan oluşan sistem– bu gözetim düzeninin en somut örneklerinden biri. Blue Wolf, askerlerin cep telefonlarındaki bir uygulama üzerinden sokakta gördükleri her Filistinlinin fotoğrafını çekip, yüzünü ve kimlik bilgilerini merkezi bir veri tabanına bağlıyor; kişi daha önce kaydedildiyse geçmiş bilgiler, değilse yeni bir “kayıt” olarak ekleniyor. Red Wolf, özellikle Kudüs ve El Halil’deki kontrol noktalarına yerleştirilen kameralarla insanların yüzünü tarıyor; bir kişinin turnikeden geçip geçemeyeceğine, yani o gün işe mi gidebileceğine, hastaneye mi ulaşabileceğine fiilen algoritma karar veriyor. White Wolf ise daha çok yerleşimci alanlarındaki giriş-çıkışları ve Filistinlilerin oraya erişimini kontrol etmeye yarayan, yine kimlik doğrulama temelli bir diğer katman olarak işliyor. Bu üçlü birlikte, Filistinlilerin hareketini saniye saniye kayıt altına alan, her geçişi izne bağlayan otomatik bir “geçiş sistemi” kuruyor.

Gazze’de ise asıl ağırlık, doğrudan hedef seçme ve bombardıman planlamasında kullanılan yapay zekâ sistemlerine kaymış durumda. “Gospel” (Habsora) adı verilen sistem, farklı istihbarat kaynaklarından gelen görüntü ve sinyalleri tarayarak vurulacak bina ve altyapı hedefleri öneriyor; askerin önüne bir bombardıman listesi çıkarıyor. “Lavender”, on binlerce Filistinliyi dijital izlerine bakarak otomatik biçimde “militan” kategorisine yerleştiren, her kişiye bir risk puanı atayan bir veri tabanı gibi çalışıyor; bu listeden seçilen isimler hava saldırıları için “insan hedef” havuzunu oluşturuyor. “Where’s Daddy?” ise bu listeye giren kişilerin telefon ve hareket verilerini izleyip, eve döndükleri anı tespit ederek, özellikle aileleriyle birlikte oldukları sırada saldırı düzenlenmesini kolaylaştıran bir takip programı olarak anlatılıyor. Son olarak “Fire Factory”, hangi binanın kaç mühimmatla, ne tür bombalar kullanılarak, en kısa sürede tamamen yıkılacağını hesaplayan; yani bombardımanı “verimlilik” mantığıyla optimize eden bir yazılım.

Bu sistemlerin ortak noktası, işgali ve yerleşimci egemenliği bir dizi teknik karara, puanlamaya ve otomatik öneriye indirgemeleri. Asker sahada bir uygulamaya bakıyor, ekranda beliren puana veya “hedef” etiketine göre hareket ediyor; binalar ve insanlar, veri tabanındaki satırlara ve haritadaki noktalara dönüşüyor. Bu nedenle bu teknolojiler sadece “araç” değil; işgalin nasıl düşünüldüğünü, nasıl planlandığını ve nasıl uygulandığını belirleyen bir teknik mantığın ta kendisi. Muhtemelen isimlerini bile bilmediğimiz daha pek çok yazılım ve entegrasyon katmanı da bu mimarinin içinde yer alıyor.

  • Pegasus Filistin’de kullanılıyor mu? Nasıl?

Pegasus, İsrailli NSO Group tarafından geliştirilen bir casus yazılım ve Filistin’de doğrudan kullanıldığı somut biçimde belgelenmiş durumda. 2020-2021 yıllarında en az altı Filistinli insan hakları savunucusunun telefonunda Pegasus izleri tespit edildi; bunlar arasında Al-Haq, Addameer ve Bisan Center gibi kuruluşlarda çalışanlar da vardı ve bu bulgular Front Line Defenders, Citizen Lab ve Amnesty International’ın adlî analizleriyle doğrulandı. Pegasus hedef alınan kişinin telefonuna sızarak mesajlar, e-postalar, dosyalar, konum verisi, rehber, aramalar gibi tüm iletişime erişebiliyor; ayrıca kamerayı ve mikrofonu uzaktan açarak ortam dinlemesi yapabiliyor. Böylece sadece tek tek kişilerin değil, onların temas ettiği herkesin ilişkiler ağı da haritalanıyor; özellikle insan hakları örgütleri, gazeteciler ve avukatlar açısından güvenli iletişimi imkânsızlaştıran, kaynakları tehlikeye atan ve sivil toplumun hareket alanını daraltan son derece etkili bir dijital baskı aracına dönüşüyor.

9. Üçüncü katman olan dijital sansür ve baskı ne anlama geliyor?

Üçüncü katman, Filistinlilerin dijital alanda nasıl görüneceğini, hangi sözlerin duyulup hangilerinin sessizce bastırılacağını belirleyen sansür ve baskı pratikleri anlamına geliyor. Yani burada konuştuğumuz şey sadece tek tek gönderilerin silinmesi değil; bütün bir anlatının, algoritmalar ve moderasyon kararları üzerinden yeniden kurgulanması.

Somut olarak şunu görüyoruz: Meta, X, TikTok ve YouTube gibi platformlarda Filistin’e dair binlerce içerik “şiddet”, “nefret söylemi” ya da “terör propagandası” gerekçesiyle kaldırılıyor, hesaplar askıya alınıyor, erişim kısıtlanıyor. Buna karşılık benzer hatta daha sert ifadeler içeren pek çok İsrail içeriği çok daha az moderasyona uğruyor. Yani kurallar kâğıt üzerinde herkese aynı gibi dursa da, uygulamada Filistinlilerin tanıklıkları çok daha sık ve ağır biçimde hedef alınıyor; bu da dijital alanı siyaseten asimetrik bir denetim mekânına çeviriyor.

Baskının daha az görünür ama bir o kadar etkili biçimi ise “gölge yasaklama”. İçerik doğrudan silinmiyor, kullanıcıya uyarı gitmiyor ancak paylaşımlar arama sonuçlarında görünmez hâle geliyor, etiketler çalışmıyor, keşfet ve akış sayfalarında neredeyse hiç öne çıkmıyor. Pek çok Filistinli gazeteci, sanatçı ve “içerik üreticisi” özellikle saldırı dönemlerinde etkileşimlerinin bir anda düştüğünü, on binlerce takipçiye rağmen paylaşımlarının kimseye ulaşmadığını anlatıyor. Bu tür gölgede bırakma uygulamaları, ifade özgürlüğünü hedef aldığını açıkça söylemeyen ama fiilen susturan bir sansür biçimi yaratıyor.

Bu tablo sadece güncel haber akışını etkilemiyor, hafızayı da vuruyor. Savaş suçlarına dair delillerin, zorla yerinden edilmeleri belgeleyen videoların, eski köylere ve haritalara dair arşivlerin kaybolması hem uluslararası kamuoyunun gerçeğe erişimini engelliyor hem de Filistinlilerin kendi hikâyelerini anlatma ve geleceğe aktarma hakkını buduyor. Üçüncü katman dediğimiz dijital sansür ve baskı tam da bu nedenle, dijital sömürgeciliğin sesleri ve hafızayı hedef alan en yıkıcı boyutlarından birini oluşturuyor.

  • “İşgal ekonomisinden soykırım ekonomisine” başlığında büyük teknoloji şirketlerinin rolünden söz ediyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?

Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’in tarif ettiği “işgal ekonomisinden soykırım ekonomisine” geçişi düşündüğümüzde kastettiğim şu: “İşgal ekonomisi”, İsrail’in Filistin üzerindeki askerî kontrolünü kârlı ve sürdürülebilir kılan bütün ekonomik ekosistemi ifade ediyor; “soykırım ekonomisi” ise bu ekosistemin doğrudan imha ve yok etme süreçlerine entegre olduğu, özellikle Ekim 2023’ten beri daha görünür hâle gelen aşamaya işaret ediyor. Bugün İsrail’in savaş kapasitesi sadece tanklar ve uçaklarla değil; küresel teknoloji şirketlerinin sağladığı bulut altyapısı, yazılım, veri analitiği ve sermaye akışıyla birlikte çalışıyor.

Google ve Amazon’un İsrail devletiyle yaptığı Nimbus Projesi bu açıdan en çarpıcı örneklerden biri. Bu proje sayesinde İsrail ordusu ve bakanlıkları, Google Cloud ve AWS üzerinde kendilerine ayrılmış özel bir devlet bulutu kullanıyor; istihbarat, nüfus kayıtları, gözetim verileri ve hedefleme sistemleri bu altyapı üzerinde işleniyor. Sızan bilgiler, sözleşmelerin insan hakları gerekçesiyle hizmetin kesilmesini zorlaştıracak biçimde tasarlandığını gösteriyor; yani bulut altyapısı teknik bir hizmet olmaktan çıkıp kesintisiz bir savaş altyapısına dönüşüyor.

Buna Microsoft’un bulut ve yapay zekâ projelerini, Intel’in İsrail’deki milyarlarca dolarlık çip fabrikalarını, Nvidia’nın kurduğu geniş Ar-Ge ağını ve süper bilgisayarlarını eklediğimizde, ülkenin bölgedeki en yoğun askerî-teknolojik merkezlerden birine dönüştüğünü görüyoruz. Bu yatırımlar, hedefleme algoritmalarını, gözetim teknolojilerini ve silah sistemlerini besleyen devasa bir bilgi-işlem kapasitesi yaratıyor ve işgalin teknik omurgasını güçlendiriyor.

Dolayısıyla büyük teknoloji şirketlerini olup bitene dışarıdan bakan seyirciler gibi düşünemeyiz. Bulut hizmetleri, çip üretimi ve yapay zekâ altyapılarıyla İsrail’in askerî gücünü ayakta tutan, ondan doğrudan kâr elde eden aktörlerden söz ediyoruz. “İşgal ekonomisinden soykırım ekonomisine” derken, tam da bu şirketlerin katkısıyla işleyen bir teknolojik-ekonomik düzeni kast ediyorum.

  • Peki buna karşı nasıl bir direniş yürütülüyor?

Filistin’de dijital sömürgecilik bu kadar kapsamlı olsa da, buna karşı direniş de aynı ölçüde çok katmanlı ve sınır aşırı yürütülüyor. Bir yandan Gazze ve Batı Şeria’da insanlar en temel bağlantıyı korumaya çalışıyor, diğer yandan pek çok oluşum, araştırmacılar ve dayanışma ağları bu düzeni ifşa eden, hukuken sorgulayan ve küresel düzeyde baskı kuran bir hat örüyor. Yani mesele yalnızca “internete bağlanabilmek” değil; iletişimden gözetim teknolojilerine, anlatı ve hafızadan küresel tedarik zincirlerine kadar uzanan bir karşı-siyaset kurulmaya çalışılıyor.

İlk düzlemde, dijital ablukayı delmeye dönük pratikler öne çıkıyor. Gazze’de elektrik santralleri ve baz istasyonları bombalanırken, dünyanın dört bir yanından insanların gönderdiği eSIM’ler insanların dış dünyayla kurabildiği tek hatlardan birine dönüşüyor; yerel ve uluslararası gönüllü ağlar bu bağlantıları ayakta tutmak için sürekli yeni yöntemler geliştiriyor. Batı Şeria’da insanlar kimi zaman İsrail ya da Ürdün operatörlerinin sinyal taşmalarından faydalanarak, kimi zaman da radyo ve internet radyosu gibi düşük bant genişliğiyle çalışan araçlarla bilgi akışını sürdürüyor. Aynı zamanda gözetimden kaçınmak için uçtan uca şifreleme kullanan mesajlaşma uygulamalarına, VPN’lere, Tor gibi anonimlik araçlarına yönelmek de gündelik yaşam pratiği hâline geliyor.

İkinci düzlem, gözetim ve sansüre karşı yürütülen hak mücadelesi ve karşı-anlatı üretimi. 7amleh, Sada Social, Access Now ve SMEX gibi örgütler hem sosyal medyadaki sansür vakalarını belgeliyor hem de Meta, Google, Amazon gibi şirketleri şeffaflık ve hesap verebilirlik talebiyle sıkıştırıyor. Filistinli kullanıcılar ise bir yandan “algospeak” denen yaratıcı dil oyunlarıyla -kelimeleri bozarak, dilleri karıştırarak, noktalama işaretlerini değiştirerek- algoritmik filtreleri atlatmaya çalışıyor, diğer yandan Eye on Palestine, IMEU, Kashif gibi inisiyatifler aracılığıyla sahadaki görüntüleri doğruluyor, dezenformasyonla içeriden mücadele ediyor. Forensic Architecture ve Earshot gibi kolektifler uydu görüntüleri, videolar ve ses kayıtlarını adlî analize dönüştürerek hem İsrail’in resmî söylemini çürüten kanıtlar üretiyor hem de Filistin anlatısının görsel-işitsel hafızasını kuruyor; Visualizing Palestine, Palestine Open Maps, Palestinian Oral History Archive (POHA) ve Filistinli oyun tasarımcılarının çalışmaları ise harita, infografik, dijital arşiv ve oyunlar üzerinden bu hafızayı çoğaltıyor.

Üçüncü düzlemde ise bu yerel pratikler küresel boykot ve emek mücadeleleriyle birleşiyor. BDS hareketi, Hewlett Packard, Microsoft, Google, Amazon gibi şirketleri doğrudan hedefe koyarak dijital sömürgeciliğin arkasındaki ekonomik sistemi görünür kılıyor; No Tech For Apartheid, Apples Against Apartheid ve Tech For Palestine gibi inisiyatifler teknoloji emekçilerini şirketlerinin İsrail’le yaptığı anlaşmalara karşı örgütlü bir hatta çekiyor. Boykot kampanyaları, hissedar baskısı, sözleşme iptali çağrıları ve şirket içi itirazlar sayesinde bulut altyapıları ve yapay zekâ projeleri artık sadece teknik değil -aynı zamanda siyasî bir tartışma konusu hâline geliyor. Kısacası Filistin’in dijital cephedeki direnişi, eSIM’lerden şifreli mesajlaşmaya, haritalardan oyunlara, boykot kampanyalarından işyeri eylemlerine uzanan geniş bir hatta ilerliyor ve dijital sömürgeciliğe karşı ortak bir zemin kuruyor. Elbette yerleşimci sömürgecilik ve apartheid sürdükçe bu direnişlerin etkisi sınırlı kalacak; ama tam da bu yüzden, bütün bu hatlarda ısrarla devam etmek gerekiyor.

  • Bu teknolojilerin ABD’de göçmenlere karşı da kullanıldığını görüyoruz. Dünya bu yönde mi ilerliyor sizce?

Evet ve bu tesadüf değil. Filistin’de denenen pek çok gözetim ve hedefleme teknolojisi, yıllardır “göç yönetimi” adı altında ABD ve Avrupa sınırlarına taşınıyor. Petra Molnar’ın da vurguladığı gibi sınırlar, yeni teknolojilerin hukukî denetimin en zayıf, hak ihlallerinin en yoğun olduğu “deneme alanları” hâline gelmiş durumda; mülteciler ve göçmenler biyometrik tarama, risk puanlama, dron gözetimi ve yapay zekâlı karar sistemlerinin ilk denendiği topluluklar olmaya zorlanıyor.

ABD tarafında bunu çok somut görüyoruz. Göçmenleri izlemek için kullanılan elektronik kelepçeler, telefonlara zorla yükletilen konum takip uygulamaları, Palantir gibi şirketlerin ICE için geliştirdiği dev veri tabanları ve risk profilleme araçları hep aynı mantıkla çalışıyor: İnsanlar birer dosya, puan ve koordinata indirgeniyor; kim “gözetim altında tutulacak”, kim “sınır dışı edilebilir” bu veri operasyonlarıyla belirleniyor. Bu açıdan Filistin’deki yapay zekâlı hedefleme sistemleriyle ABD’nin göçmen puanlama ve izleme araçları arasında doğrudan bir akrabalık ilişkisi var.

Avrupa’da da benzer bir tablo var. AB sınırlarında yıllardır askerî sınıf dronlar, termal kameralar, hareket sensörleri, kalp atışı tespit eden cihazlar ve büyük veri sistemleriyle örülü bir “dijital duvar” örülüyor; Frontex bu teknolojilerin önemli bir kullanıcısı ve alıcısı. AB’nin “AI Act” tartışmalarında bile, sınırda kullanılan yapay zekâ sistemlerinin -yalan makineleri, duygu analizi, yüz tanıma, “riskli göçmen” profilleme araçları- tamamen yasaklanması konusunda hâlâ net bir irade yok; şirketler ve bazı devletler millî güvenlik gerekçesiyle geniş istisnalar talep ediyor.

Dolayısıyla dünya kendiliğinden bu yöne “akmıyor”; siyasî kararlar, şirket çıkarları ve güvenlik söylemleri bu rotayı zorla dayatıyor. Filistin’de kurulan gözetim ve hedefleme mimarisiyle ABD-AB sınırlarındaki yüksek teknoloji “göç kontrolü” arasında bağ kurup buna karşı ortak bir siyasî hat örülmezse, aynı araçlar küresel ölçekte işçi sınıfının farklı kesimlerini, göçmenleri, siyah ve Latin toplulukları ve her türden muhalif hareketi hedef alan, giderek daha baskıcı bir düzenin altyapısına dönüşecek. Tersi de mümkün: Bugün bu teknolojilere itiraz eden göçmen hareketleri, oluşumlar ve teknoloji emekçileri, bu gidişatı yavaşlatabilecek, hatta tersine çevirebilecek en önemli aktörler.

  • Sizin bir de “Yapay Zekânın Politik İnşası” başlıklı bir dosyanız var. Şahsen ben Türkiye’de bir yapay zekâ tarikatı olduğundan şüpheleniyorum. Çünkü kazara yapay zekâ için “ama yanıltıyor” ya da “amaçlı cevaplar için programlanabilir” deseniz karşınızda “ben yine de çok memnunum” gibi abuk cevaplar verenler büyük çoğunlukta çıkıyor. Bu nedenle tersini düşünenler çıkınca, şaşırıyorum. Siz neden bu tür bir dosya yaptınız, dosyada neler var ve dosyanın özetinde bize neler söylersiniz?

Bu dosyayı hazırlama motivasyonumuz tam da sizin “yapay zekâ tarikatı” diye tarif ettiğiniz hava ile ilgiliydi. Yapay zekâ bugün hem dünyada hem Türkiye’de çoğu zaman mistikleştirilmiş bir dille anlatılıyor; sanki kaçınılmaz, sorgulanamaz, eninde sonunda hepimizi “dönüştürecek” bir yazgıymış gibi. Biz ise tersine, yapay zekânın belirli sınıfsal, cinsiyetçi ve sömürgeci çıkarlar etrafında kurulan çok siyasî bir inşa süreci olduğunu görünür kılmak istedik. Dosya bu yüzden Matteo Pasquinelli’nin önerdiği bakışı temel alıyor: Yapay zekânın “iç kodu”nu insan beyninin nötr bir taklidi değil, emeğin ve toplumsal ilişkilerin ürünü olarak okuyoruz.

İçerik üç ana hat etrafında örülüyor. İlk hat, yapay zekâyı tarihsel ve teorik zemine yerleştiren yazılardan oluşuyor. “Hesaplamanın toplumsal tarihi” dizisinde Sümer tabletlerinden Orta Çağ’a, oradan kapitalist işbölümüne uzanan bir çizgide hesap, ölçüm ve makineleşmenin sınıf ilişkileriyle birlikte nasıl şekillendiğini tartıştık. “Makine Çağı” metinlerinde ise genel zekâ, işbölümü ve denetim kavramlarını bugünün otomasyon ve yapay zekâ tartışmalarıyla buluşturmaya çalışıyor, bugünkü teknolojiyi, uzun bir emek ve makineleşme hikâyesinin devamı olarak okuyoruz.

İkinci hat, doğrudan bugünün yapay zekâ düzenini eleştiren söyleşi ve çevirilerden oluşuyor. Matteo Pasquinelli, Aaron Benanav, Alex Hanna, Paris Marx, Nick Dyer-Witheford, Dan McQuillan gibi isimlerle yapılan söyleşiler ve çevirdiğimiz metinler; yapay zekâ balonunu, görünmeyen emek sömürüsünü, ekolojik yıkımı, Büyük Teknoloji şirketlerinin güç ağlarını ve sağ siyasetle kesişimlerini farklı açılardan açıyor. Arif Koşar’la emeğin konumuna ve dönüşümüne, Simone Robutti üzerinden teknoloji işçilerinin örgütlenme deneyimlerine bakıyoruz; Lumo gibi “gizlilik dostu” iddiasındaki araçlarla yaptığımız söyleşi ise bu sistemlerin siyasî sınırlarını ve çelişkilerini doğrudan tartışmaya açıyor.

Özetle bu dosya, yapay zekâya “mucize bir gelecek” ya da “kıyamet makinesi” ikiliği içinde değil -kapitalizm, sınıf, patriyarka, sömürgecilik ve ırkçılık ilişkilerinin içine yerleştirerek bakmayı öneriyor. Yapay zekâ bugün Google, Amazon, Microsoft gibi şirketlerin ve onlarla işbirliği içindeki devletlerin (elbette ki en başta ABD’nin) çıkarları doğrultusunda şekilleniyor; medya tekellerinden dijital sömürgeciliğe, emek rejiminden savaş teknolojilerine ve iklim krizine kadar pek çok alanı yeniden kuruyor. Yapay zekâyı gerçekten anlamak istiyorsak onu teknik bir yenilik olarak görmekten ziyade belirli şirketlerin, devletlerin ve sınıfsal çıkarların somut kararları, altyapıları ve işbölümü üzerinden şekillenen tarihsel bir süreç olarak görmek zorundayız.

Etiketler: Blue WolfDijital EgemenlikDijital SömürgecilikDiyar SaraçoğluGazzeGospel (Habsora)Israilİsrail Filistin SavaşManşetNSO GroupPegasus (NSO Group)Söyleşi - Röportaj

Türk İnternet'ten buna benzer yazılar için bildirim almak ister misiniz?

ABONELİKTEN ÇIK
Fusun S.Nebil

Fusun S.Nebil

Detaylı bilgi için aşağıdaki dünya işaretini tıklayınız.

Lütfen yorum yapmak için giriş yapın.

GÜNLÜK BÜLTEN ABONELİĞİ

Aboneliğinizi onaylamak için gelen veya istenmeyen posta kutunuzu kontrol edin.

HAFTANIN ÖNE ÇIKANLARI

  • St. Petersburg Forumu, Rusya’nın Yeni Teknoloji Stratejisinin Sinyallerini Veriyor: Nadir Toprak Elementleri, Yapay Zeka, Yarı İletkenler ve Teknolojik Egemenlik
  • Türkiye Yapay Zeka Stratejisinde Yeni Dönem: Dijital Egemenlik Merkeze Yerleşti, Peki Bu Yeterli mi?
  • Teknoloji Girişimlerini İlgilendiren Yeni Düzenlemeler Yürürlükte
  • Washington Yapay Zekada Yavaşlatma Yerine Hızlanmayı Seçti: Yeni ABD Yapay Zeka Doktrini ve Riskleri
  • Dijital Dönüşüm ve Gazeteciliğin Küresel Krizi

HAFTANIN KELİMESİ

3GPP

3. Nesil Ortaklık Projesi (3GPP), dünya çapında çeşitli mobil (hücresel) ve telekomünikasyon standartlarını geliştiren ve sürdüren bir grup standart kuruluşudur.

3G ile birlikte kurulmuş ve telekom endüstrisinin Birleşmiş Milletleri diye tanımlanabilir. Sonraki nesiller için de standartları belirlemiştir.

Detayı için Wiki-Turk'e bakınız

İNTERNET HIZI

Türkiye'nin İnternet Hızlarını Dünya ile KarşılaştırmakKaynak : https://www.speedtest.net/global-index#mobile
Facebook Twitter LinkedIn

Bildirimler

Turk-internet.com masaüstü bildirimlerini almak için lütfen buraya tıklayın

Son Yorumlar

  • ICANN, Yeterince Temsil Edilmeyen Toplulukları Yeni gTLD Başvuru Destek Programı İle Güçlendiriyor için Tolga Kaprol
  • BTK, Yabancı e-SIM Firmalarını Engelledi için Bulent SEN
  • Sahibinden.com Domain’inin Güncellenmesi Unutulmuş için Tolga Kaprol
  • İngiliz Düzenleyici Ofcom, Bulut Servislerini ve Akıllı Cihaz Pazarını Soruşturuyor için Tolga Kaprol
  • Seçim Yaklaşırken, Kişisel Veriler Kötüye Nasıl Kullanılır? için [email protected]

Türk İnternet'ten ilginize çekecek yazılar için bildirim almak ister misiniz?

Abone Ol

© Copyrights 2000-2025 - Bu sitede yayınlanan haber/söyleşi/makale ve bilgilerin tüm hakkı turk-internet.com'a aittir.

Tekrar Hoşgeldiniz!

Aşağıdan hesabınıza giriş yapınız

Şifremi unuttum?

Şifrenizi geri alın

Lütfen şifrenizi resetlemek için kullanıcı adı veya email adresinizi girin.

Giriş yap
No Result
View All Result
  • Ana Sayfa
  • BİLİŞİM
  • e-TİCARET
  • INTERNET
  • TELEKOM
  • YENİ TEKNOLOJİLER
  • Hakkımızda
  • Kişisel Verilerin Korunması
    • Çerez Aydınlatma Metni
    • İlgili Kişi Başvuru Formu

© Copyrights 2000-2025 - Bu sitede yayınlanan haber/söyleşi/makale ve bilgilerin tüm hakkı turk-internet.com'a aittir.