Son günlerde içinde yaşadığımız olaylara şaşkınlıkla bakıyorum. Neler oluyor? Kimler ortaya çıkan hukuksuzluklara karşın hala konuşuyor? Yansıtma yapıyor? Kimler ne acaip cümleleri normal cümleler gibi kuruyor? Kimler ağzı açık oturmuş seyrediyor?
Bu ülkenin vatandaşları olarak, seyretmek yerine hepimizin bir şeyler söylemesi zamanı çoktan geldi, geçiyor.
Çünkü ne olduğu karmakarışık. Birileri bir yolsuzluk yapmış –her ne kadar hukuk kararını vermediyse de (o hukuka güvenimiz de artık iyice yok ya) yangından mal kaçırırcasına yapılan hukuki düzenlemeler bize bunu düşündürtüyor– ama ya ABD destekli olduğu apaçık ortaya çıkanlar, tabi bir de son yıllarda iyiye giden devleti teslim etsek bugüne kadar muhalefeti bile becerememiş olanlar ne yaparlar?
Bugün çok az kişinin hatırladığı ama içindeki deyimleri hemen herkesin bildiği bir çocukluk masalı vardır. Ali Baba dağda odun toplarken, tesadüfen Kırk Haramileri görür. Kırk Haramiler bir yerlerde yaptıkları soygunlarda kaptıkları ganimetleri mağaralarına getirirler. Mağaranın kapısı “Açıl Susam Açıl” denilerek açılmaktadır. Ali Baba bekler ve Kırk Haramiler gittikten sonra aynı yolla mağaraya girer ve altınlar, gümüşler, pırlantalar karşısında ağzı açık kalır. Ama bir şey unuttukları için geri dönen Kırk Haramilere de yakalanır. Kırk Haramilerin şefi kendisine sorar “Kırk Katır mı, kırk satır mı?”
İşte yaşadığımız dönemi de buna benzetebiliriz.
Zamanında, geri kalmış güzel ülkemizin hurafelerin karanlığından çıkmasını isteyen Mustafa Kemal Atatürk, “dini kullanma” konusunda bazı önlemler aldı. Doğal olarak bu önlemler hurafecileri üzdü, zorladı.
Mustafa Kemal’e ve arkasından gelen bazı arkadaşlarına “dinsizlik” yakıştırması bile yapılan ve (CHP’nin yönetimsel hatalarından ve halka uzaklaşmasından da yararlanarak) sanki Türk toplumunun dini yokmuş gibi Demokrat Parti ile birlikte önemli bir politik araç haline gelen bu “–hurafeler içeren–dine geri dönme” stratejisi de oralarda bir yerlerde başladı.
Bu stratejinin karşısına 1940’larda, 50’lerde, 60’larda, 70’lerde, 80’lerde, 90’larda ve hatta 2000’lerden sonra bugün bile ortaya konulmuş dosdoğru bir strateji yok. Bunu ortaya koyamayan tüm iktidarları ve yöneticileri esefle yadediyorum. Onların strateji kurmak yerine hukuku eğme/bükme manevralarının sıkıntılarını bugün biz çekiyoruz. İktidarları ile, muhalefeti ile, askeri ile, mülkiyelileri ile, hukukçuları ile, gazetecileri ile, bugüne bizi onlar getirdiler. Meğerse “babaların günahını oğulları çekermiş” atasözü de ne derin bir anlam taşıyormuş.
Üstelik, görülüyor ki, bu “din” stratejisini kullanmaya hevesli olanlar sadece içeride değillermiş. Hatta dışarıdakiler daha çok kullanmak istiyorlarmış.
Çünkü dini çok ciddiye alsak da almasak da, farkına varmamız gereken bir husus şu; dünyada bir hristiyanlık-yahudilik-müslümanlık savaşı süregidiyor. Ve de müslümanlığı yok etmenin bir yolu savaşmaksa, diğer bir yolu da düzenlemek, modifiye etmek ve zamanla yok etmektir. Papa ile ek sıkıştırdığınız, okullar açmasına müsade ederek saygınlık kazandığınız birileri, müslümanlık hakkında daha rahat laflar edebilir. 1970’lerde SSCB’ye karşı Yeşil Kuşak (Green Belt) adıyla geliştirilen bu strateji, 1990’larda yeni bir hedefe yöneldi. Artık hedefi komünizm değil, müslümanlık. Peki başarılı oldu mu?
Görüyoruz ki, evdeki hesap, çarşıdaki hesaba pek uymuyor (İran devriminde olduğu gibi). Uzun vadeli planlamalar sonucu ve “one minute” desteğiyle, bölgede önemli bir güç haline gelir miydi? Öyle olmadı.. birilerinin iktidar hırsı, aklın/planlamaların önüne geçebiliyor ve hesapları altüst edebiliyor.
Ama burada anlamadığım şu; Türk halkı çok mu hafife alınıyor ve böyle bir senaryo ile her şey ortaya konuluyor? Ya da bir plan kazası mı oldu, birileri şimdiye kadar ortaya konulan oyunları kendisi için mi kullandı?
Bize dönersek; bu olayın arkasında on yıllardır, önce askere, sonra cemaate taşaronluk yaptırarak, istemedikleri liderleri düşüren, icazet vermediklerine liderlik tanımayan, bütün bir orduyu nerdeyse hapise atan bir gücü de görmemezilikten gelmemeliyiz. Son olayların Çin Füzeleri yüzünden çıktığını, İran’a petrol/doğal gaz karşılığı altın satışının uzun zamandır bilindiğini ve göz yumulduğunu, ama Çin Füzeleri-Şangay Beşlisi vs gelişmeleri üzerine düğmeye basıldığını (Adnan Menderes olayının da iç yüzü araştırılmalıdır, onun arkasında da Rusya ile kurduğu ilişki olabilir), izin verilen hikayenin kullanıldığını düşünen insanlar da var bu ülkede. Yolsuzluk-rüşvet ne kadar kabul edilemezse, bu da o kadar kabul edilemez olmalıdır.
Demokrasi Ondan ya da Bundan Yana Olamaz
Her neyse… bize düşen, bugün doğruyu anlamak, doğruyu konuşmak, hukuku eğip, bükmeden ve partilere amigoluk yapmadan olanları yerli yerine oturtmaktır. Demokrasi ve dolayısıyla araçlarından biri olan hukuk eğilip bükülmemelidir.
Aslında ben iyi bir noktaya geldiğimizi düşünüyorum. Neyin ne olduğunu NET bir şekilde anlamaya başladık. Bir çok şey –şu gazetecinin, bu danışmanın, öbür bakanın, diğer hocanın vsvs karşı tarafa saldırmak uğruna düşünmeden ettikleri konuşmalar ile—ortaya apaçık döküldü.
Yıllardır konuştuğumuz diyoruz ama yine de şüphe vardı o nedenle bu dökülenler herkesi o kadar şaşırttı ki.. hiç kimse harekete geçemiyor. Sadece seyrediyoruz. ağzı açık bir şekilde….TVlardan… Gazetelerden… vay canına..
Birisi diyor ki.. “ne istediniz de vermedik?” Kimse sormuyor.. sen kimin neyini kime verdin? Hem bunu ne cesaretle söyleyebiliyorsun? Vay canına…
Şimdi bu ülkenin akıllı insanları; herşeyi oturup konuşmalı. Gerekiyorsa partilerin içinde siyasete girmeli, ya da parti kurmalı. Bu konuyu bizim, kendi kendimizin çözmesi lazım. Demokrasi onlar bunları, bunlar şunları, şunlar öbürküleri dövünce sevinmekle, “filan milletvekili ne güzel de geçirmiş”, “filan gazeteci ne güzel yazmış yahu” demekle ve bunları facebook’lardan, maillerden göndermekle olmaz.
Bakın New York’a yeni seçilen belediye başkanına, Wall Street İşgalcisi olarak sıfırdan geldi.. ama geldi.. Neyle? tonla parası, propoganda imkanı vsvs olan adamlara karşı, sosyal medyanın gücü ile. Bunu diğer bir yazımızda anlatmıştık[1].
Aksi takdirde, ya sahne ışıkları ile gözü dönmüş ve gitgide hayat tarzlarına daha çok karışan, ya bölgede güç sahibi olmaya yarışan, ya da bir şey beceremeyen birileri ile yönetileceğiz. Kırk katır mı, kırk satır mı, siz seçin..
Ne demiş Jean Jacques Rousseau hem de 1700’lerde; “Toplumlar hakettikleri yönetimlerle yönetilirler”…
Rejisör Ceylan’ın sözüyle “Güzel ama Yalnız Ülkem”… hadi artık seyretmeyi bırakın.. TVlardakiler ya da bizzat olayın içindekiler size bir şey vermiyor.. kendi tezlerini anlatıp duruyorlar.. Onlarla bir yere varılmaz.. Siz kendiniz konuşun, yazın, harekete geçin, parti kurun.. ya da partiye mensupsanız o parti içinde çalışın ama amigo olmayın, yanlışları, yolsuzlukları değil, doğruları savunun.
ve Unutmayın… İş yapmak demek, biraz da yiyebilir demek değildir.
Harekete geçmek için henüz geç değil. Hatta tam sırası ….
Yoksa başkaları bizim yerimize harekete geçer.. Nihat Genç uyarmış.. beni korkuttu şahsen..



Kaynak : 