2016 kasımında yapılacak olan ABD başkanlık seçimlerinin, ön seçim propogandaları gitgide artan bir heyecanla sürüyor. ABD’nin 2 büyük partisi Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti’nin adayları kampanyalarını sürdürmek için gereken parayı da “bağış”lar yoluyla toplamaya çalışıyor.
Bir kaç gün evvel, bu konuda ilginç bir infografik yayınlandı. İlginçliği şu; “sosyal sermaye” hesaplaması veriyor. Sosyal Sermaye”l nedir derseniz; birisinin sosyal networkü üzerinden elde edebileceği toplam ekonomik faydaya “sosyal sermaye” ya da “sosyal kapital” deniliyor.
Bu infografik, sosyal sermayenin anlamlı olduğunu gösteriyor. Yani 2016 Amerikan Başkan Adaylarının sosyal medya kullanıcı sayıları ile bu adaylara yapılan bağış miktarı ya da anketlerdeki oy oranı birbirine bir hayli paralel.
Sosyal medyanın yararı uzun zamandır konuşuluyor ama doğrusal bir bağlantı için henüz akademik teoriler üretilmiş değil. Belki de, sosyal sermaye hesaplama açısından, herhalde Amerikan seçimleri en anlamlı sonuçları verecektir. Çünkü, Amerikan seçimleri zaten “para toplama” temalı bir olay. Amerika’lı seçmenlerin (ve de anladığımız kadarıyla menfaat bekleyenlerin) beğendikleri adaylara, seçim kampanyasını gerçekleştirebilmesi ya da zenginleştirebilmesi için “bağış” yapması alışılageldik bir durum ve yapılan bağışlar resmi bir şekilde de açıklıyorlar da (not : Türk seçimlerinde bu bağış olayı çok belirgin gözükmüyor ve varsa da açıklanmıyor. Bunun yerine siyasi partiler bir önceki seçimde aldıkları oy oranında hazine yardımı alıyorlar).
Dolayısıyla ABD seçimlerinde fiziksel bağışlar tarihsel olarak bilindiği için, sosyal bağışlar, bize aynı zamanda “sosyal sermaye” denilen kavramın anlamlı olup olmadığını verebiliyor.
2016 ABD seçimlerine katılan adaylara ait “sosyal sermaye” rakamı, 3 sosyal network olan Twitter, Facebook ve Instagram kullanıcı sayısına karşı sosyal medyadan yapılan bağış rakamı karşılaştırılarak analiz edilmiş.
Infografik’ten görülen sonuç; sosyal sermayenin çok önemli olduğu şeklinde. Yani sosyal medya takipçi sayısı ile bağış arasında doğrusal bir orantı var gözüküyor. Ek olarak, Cumhuriyetçi ya da Demokrat Parti’den en çok takipçisi olan adaylar aynı zamanda yapılan tüm anketlerde birinci sırada yer alıyormuş.
Aşağıda bu infografik’i göreceksiniz :
Bu infografikte, dikkati çeken noktalara bakalım;
- En çok bağış alan (online ya da offline) ilk 5
- 29 Milyon $ ile Hilary Clinton
- 26 Milyon $ ile Bernie Sanders
- 20 Milyon $ ile Ben Carson
- 13,4 Milyon $ ile Jeb Bush
- 12.2 Milyon $ ile Ted Cruz
- Şimdi Anket Oy Oranlarına göre ilk 5’e Bakalım
- Hilary Clinton % 45
- Bernie Sanders % 25
- Donald Trump % 23,8
- Ben Carson % 19
- Marco Rubio % 9,7
- ve Evet.. Şimdi Takipçi Sayısına göre ilk 5’e bakalım;
- Donald Trump = 4 Milyon Facebook + 4,5 Milyon Twitter + 460 Bin Instagram
- Hilary Clinton = 1,5 Milyon Facebook + 4,4 Milyon Twitter + 360 Bin Instagram
- Ben Carson = 4,2 Milyon Facebook + 760 Bin Twitter + 113 Bin Instagram
- Bernie Sanders = 1,7 Milyon Facebook + 720 bin Twitter + 280 Bin Instagram
- Rand Paul = 2 Milyon Facebook + 690 Bin Twitter + 41 Bin Instagram
Gördüğünüz gibi, kullanıcı sayısı ile bağış miktarı ve anket oyları benziyor. Farklı olanlar var ama bunları ayrıca incelemek lazım. Genel anlamda “sosyal kapital” tanımı yerini bulmuşa benziyor. Böylece 1890’larda üretilmiş bir kelime olan “sosyal sermaye”nin asıl anlamını yakalamaya başladığı söylenebilir.
New York Belediye Başkanlığı Seçimlerini de Sosyal Medya Etkilemişti
Benzer şekilde, geçen yıl yapılan New York Belediye Başkanlığı seçimlerini hatırlatalım. O seçimlerde basın tarafından çeşitli dezavantajlara sahip olarak öngörülen (Nikaragua Sandinista Gerillalarına ve Wall Street eylemlerine destek vermiş –yani Amerika’nın hiç hoşlanmadığı komünist lakabı var–, bir siyahi lezbiyen ile evli vsvs) de Blasio, 9 aday arasında, hiç şans verilmeyen kişi olmasına ve de kampanya yapacak parası olmamasına karşın[1], oğlunun yönettiği sosyal medya kampanyası ile seçimi kazanmıştı.
Yani sosyal medya ve takipçi kavramının önemi “sosyal sermaye” ile tanımlanabiliyor. Bu “sosyal sermaye” kavramını gittikçe daha çok duyacağız.
Türk Seçimlerinde Sosyal Medya Kullanımı
Bizim partilerimiz, maalesef eski ve püskü. Yani oy alma stratejisi olarak, bazen yalan yanlış bilgiler vererek “algı yaratmayı” bazen de “popülist” davranmayı kullanıyorlar. Halkla İlişkiler, Basınla ilişkiler, Sosyal Medya Stratejisi hak götüre. Bu nedenle eğer “futbol fanatiği” cinsinden bir “parti yanlısı” değilseniz, ya “allah kahretsin” diyerek oy veriyorsunuz, ya da “bana ne ben bunlara mı oy vereceğim” diye düşünüyorsunuz. Son dönemde ise “aman şu olmasın da” diye oy verenler var.
Bunun nedeni ise “öğrenilmiş çaresizlik” yani içinden çıkılamaz bir durum olduğu inancı. “Bu partiler dışında parti kurulsa da bir şey olmaz” diyenler çoğunlukta. Oysa tarihimizde böyle çıkmış partiler var. Gerçi son dönemde ismini makyajlayan bir parti içinde toplaşan insanlar bir fark yaratmayı denediler (Vatan Partisi) ama olay esprili bir şekilde ifade edersek “bu da değil”di. Çünkü onların bir kısmı “mağdur” kişilerdi ama siyaseten tecrübeli olmadıkları için bu mağduriyetlerini tutup klasik siyasetçilerin çerçevesinde anlatmayı denediler. Ama onların mağduriyeti, kendi mağduriyetleriydi, bunu halkın mağduriyeti şeklinde dönüştürmeyi bile beceremediler. Üstüne yeni dünyadan bir şeyler kullanmadılar. O nedenle de “öğrenilmiş çaresizlik” kavramına bir adım daha katmaktan farkı olamadı.
Yeni bir partide olması gerekenler ise bana göre;
- Halkın bildiği, tanıdığı ya da en azından ne yaptığı bilinen insanların ortaya çıkması lazım
- Halkın ihtiyaçları için doğru ve samimi tespitler yapmak lazım (popülist olmayan, ama liderlik gibi ruhsal ihtiyaçları da karşılayan)
- Bu sorunları düzeltecek aksiyonları alabilecek kişiler olduklarını göstermeleri ve güven sağlamaları lazım
- Bunu duyururken de klasik yöntemler yanında, yeni dünyanın yöntemlerini “akıllıca” kullanmak lazım (buna sosyal medya da dahil)
Bürokratlar Cumhuriyeti
Bir duruma daha işaret edelim. Devletle teması olan kişiler bilir; Türkiye Cumhuriyeti bir bürokratlar cumhuriyetidir. Bunun anlamı şu; aşağıda kuralları (kanun, yönetmelik vs) planlayanlar ve uygulayanlar zaten bürokratlardır ama siyasete girenlere bakın, onlar da genellikle eski bürokratlardır. Çünkü sistemimiz yıllar içinde buna doğru evrilmiştir.
Sonuçta da iş yapanları değil, liderlerini memnun edenleri seçtiğimiz bir yönetim sistemine varmış durumdayız. Bu hem nedendir, hem sonuçtur. Bürokrasiden gelenlerin seçimde kazanmalarının yolu, ilk sıralarda yer almalarıdır. Bunun için “lider sultası”na ihtiyaçları vardır. Yoksa onları tanıyan ve oylayan insanları nerede bulacaklar?
Zaten İstanbul ve Ankara farkı vardır. İş dünyası İstanbul’dan Ankara’ya gitmek istemez. Siyaset yerel avukat ya da bürokratlarla, Ankara’lı bürokratlara kalır. Bunun farklı bir modeli AKP’liler oldu. Çünkü onlar İstanbul’lu bürokratlardı. Belediye’de görev yaptıktan sonra oraya gittiler. Bu nedenle icracı davrandılar. Belediyede alıştıkları şekilde işler yaptılar. Ama Atatürk’ün tanımıyla “Türkiye’nin makus talih” konusu yine değişmedi.
Bürokratlar kavramına işaret ediyoruz çünkü farkedilmesi gereken durum şu; devlet “kendi üstüne itaat eden”, “ama gerektiğinde kaçış noktalarını kurnazca bulabilen”, “kuralları planlayan ama bu kurallardan eli yanmayan”, “dünyayı görmüş ama genellikle kendi küçük dünyasının dışına çıkamamış” kişiler tarafından yönlendiriliyor. Bunun nedeni de, sonucu da “lider sultası”dır.
Yani, Kadıköy’de seçtiğiniz milletvekilinin adını bilemiyorsunuz çünkü onu siz değil lideri seçiyor. O nedenle o milletvekili hizmet edeceği kişiyi “siz” olarak değil, “lideri” olarak seçiyor. Yine o nedenle inanmasa bile TBMM’de “her şeye evet” şeklinde parmak kaldırıyor. İtiraz etmiyor.
Bu arada “bürokratlar cumhuriyeti” diyerek bürokratların seçilmeyeceği bir sistemden bahsetmiyorum. Sadece bir durum tespiti yapıyorum. Tecrübeli bürokratların siyaset içinde yer almasının en önemli yararı, devletin işleyişini biliyor olmaları. Bu nedenle onlar sistemin olmazsa olmazları ama “sistemin hepsi” olmalarında bana göre çeşitli sakıncalar var.
Bu nedenle “sosyal medya da neymiş efendim?” oluyor. Orası sadece trollerin birilerine ağız payı verdiği bir yer.
Öğrenilmiş Çaresizliğin İçinden Çıkılamaz mı?
Ama gelelim sonuca; bugün hala “ben dedim, sen dedin”, “benim dediğim olacak”, “şu sihniyet, bu zihniyet”, “o şunu yaptı, bu bunu yaptı”, “ben o partiyle yapmam, bu partiyle yapmam” demeyi strateji sanan partilerle mi gideceğiz?
New York Belediye Başkanlığını kazanan de Blasio örneği önümüzde. Klasik medya organlarında onun hakkında verilen bütün olumsuzluklara rağmen, sosyal medya onun kazanmasına neden oldu. Çeşitli dünya çapındaki şirketlerde çalışan, pek çok şeyi başaran insanlar yok mudur bu ülkede ve bunlar acaba farklı bakamazlar mı?
Bunu konuşmanın artık sırası gelmedi mi?
[1] Sosyal Medya Seçim Kazandırır mı? Bill de Blasio Örneği

Kaynak : 