Özet
Bu denemede bir kaç filozofun düşünceleri ile gündelik hayatın bazı uygulamaları arasında bir esinlenmenin sağlanmasına çalışılmıştır. Hegelci düşüncedeki aile, devlet ve Tanrı kavramları, aile pratiklerini anlamak açısından vurgulanmıştır. Ayrıca Descartes’ın “Düşünüyorum öyle ise varım” ilkesi ile gündelik dilde felsefi olmayan “Tüketiyorum öyle ise varım” kullanımı karşılaştırılmıştır. Bu metinde bilimsel bir kuram ve sayıltı üzerinde durulmamış sadece okuyucuya kendine birkaç soru sorması olanağı sunulmak istenmiştir.
Giriş
Halk arasında felsefe ile gündelik hayatın bağları sanki kopuk da bu iki hayat ve/ya düşünce şekli başka başka dünyalarda gelişip sonra iş olsun diye entelektüel ortamlarda buluşuyorlarmış gibi bir izlenim vardır. Belki bu izlenim sistematik felsefelere karşı tavır geliştiren öznel felsefecilerde pratik felsefe, insan felsefesi gibi yeni akımlarla ve çocuklar için yazılan felsefe kitaplarıyla biraz kırılmaya uğrasa da toplum genelindeki matematik korkusundan beş beter bir korku felsefi düşünce için geçerlidir.
Oysa ki matematik ve felsefe hiç de hayattan kopuk değildir; onların kökeninde gündelik alelade başarılı iş ve düşünce yatmaktadır. Aile ve toplum hayatı küçük başarıların anlam kazanarak yükselebildiği ortamlardır. İdeal inanç kavramları ve görüngüler (fenomenler) de bu ortamın metafizik tabanını oluşturmaktadır. Maddî ve manevî hayatın felsefe dünyasındaki yansımaları materyalizm, pragmatizm, idealizm, rasyonalizm şeklinde kabaca toplanabilir. Aile, devlet ve tanrı idealizmin ve sistematik felsefenin ana konusu olurken bunların özel mülkiyeti destekleyerek sömürüye neden olan görüngüler olduğunu söyleyen materyalist ve anarşist düşünceler bunların varlığına karşı çıkmıştır. Bu bakımdan aile idealist Hegelyen felsefeler için önemli, materyalist felsefe için ortadan kaldırılması gereken bir kavramdır.
Oysa gündelik hayatın örüntüsünde bu durumlar o kadar iç içedir ki zaman zaman ailenin ve devletin kurallarına karşı gelinmekte, tanrısal emirler ihlal edilmekte; zaman zaman da bu değerlere sıkı sıkı sarılan söylemler ve birliktelikler oluşturulmaktadır. Hatta maddenin insan üzerindeki egemenliğine, meta tapınımına karşı çıkan komünizm gibi materyalist bir anlayış, aileye özel mülkiyeti desteklediği için, zengin ailelerin diğer insanları sömürerek kapitalizme ve aristokrasiye neden oldukları için karşı çıkarken yüce değerler adına aileyi destekleyen idealizm bir yandan aile yoluyla materyalizme ve sömürüye yol açabilmektedir. Ya da aşırı devletçi komünist yapılar bir yerde kendini tasfiye edebilmektedir. Bu bitimsiz bir tartışmalar hâlâ devam etmekte, zıtlıklarını özünde barındıran diyalektik yapı yeni oluşumlara gidebilmektedir.
Diğer yanda insanı akıl ile ruh ile açıklayan ama onda bedenin varlığını da inkâr etmeyen Descartes Karteziyen felsefe denilen düşüncesinde ikili yapılar koymakta madde ve dış dünyayı da insan hayatını tamamlayan vazgeçilmezler şeklinde tasarlamaktadır. Onun çok bilinen “Düşünüyorum öyle ise varım” ifadesi bu tasarım içinde aklın/düşünce yetisinin insan ve doğayı anlamak için temel olduğuna işaret etmektedir. Yoksa “yürüyorum öyle ise varım”, “okuyorum öyle ise varım”, “gülüyorum öyle ise varım” gibi şeyler de söyleyebilirdi. Ama o bu gibi beşerî görüngülerin hepsini düşünmüş ve bunlarla bir açıklamaya gidilemeyeceğine karar vermiştir. Bu aslında Descartes’dan idealizme ve akılcılığa giden düşünce yoludur.
Descartes’in zamanında da kapitalizm, tüketim toplumu, göstermelik tüketim, reklâm furyası, medya oligarşisi gibi kavramlar çok revaçta olsa idi, öyle anlaşılıyor ki önce “tüketiyorum öyle ise varım” diye aklından bir şeyler geçirip sonra bundan vazgeçecekti. Çünkü hiçbir beşerî görüngü, ona göre, insanın aslî niteliğinin üzerinde olamazdı. Zaten, kaldı ki insan aklı ve düşüncesi, de ona, göre insanın “haz ve zevk” düşkünlüğü ile zayıflayabilecek bir durumda idi. “İnsan aklı hata yapmaz, onu hataya düşüren hazdır” ifadesi onun gözden kaçan cümlelerindendir. Bu arada hazcı (hedonist) bir felsefe okulu da İlkçağ’dan beri varlığını hep sürdürmektedir.
Descartes her ne kadar zaman, mekân ve düşünce düzeyi olarak bizlerden uzak bir adam gibi görünse de, o, bu günün görünür dünya hazlarına aşırı düşkün, tüketici insan tipindeki yabancılaşmayı bilmektedir. Tabii ki tüketmek zararlı değildir; zararlı olan tüketmeyi insanlığımızın kendisi sanarak diğer beşerî görüngüleri doğrudan ve/ya dolaylı olarak inkâr etmek; fanatik tüketici olmaktır.
Düşünce tarihinin diğer önemli idealist düşünürü Hegel aileyi, devleti ve tanrıyı biri birinin desteğinde insanlık idealinin ayakları olarak hesaba katmaktadır. Maddeci (materyalist) sistematik ve varoluşçu deist, ateist öznel felsefelerin eleştirilerine, bu nedenle, yeterince muhatap olmuştur. Mutlaka felsefe eleştirel bir düşünce ile beslenerek çapaklarından arınabilecektir. Hegel’in Aristo, Platon ve diğer bazı İlkçağ ve Ortaçağ filozoflarından beri getirdiği idealist rasyonel anlayışın hiçbir eleştiriye uğramaması söz konusu değildir. Unutmamak gerekir ki aile, devlet ve tanrı bugün bile yirmibeş yüzyılı aşmış düşünce tarihinin en gündelik eleştiri konularıdır. Büyük düşünürlerin aslında hiç de gündelik hayatımızdan kopuk olmadıklarının bundan daha iyi bir işaretini vermek mümkün değildir.
Ailenin ortadan kaldırılması, devlet ve tanrının birey ve kurumlar üzerindeki sultasını yıkmak gibi düşünceler anarşizm söylemlerinde yer alırken komünizm de aile ve tanrıya pekiyi gözle bakmamıştır. İnsanlık bu düşüncelerin bazı yanlarını zaman zaman benimsemiş, komünist devletler de aile ve tanrıyı ortadan kaldırmayı denemiş, ancak son kertede uygulamalar bu kavramlara hakkını teslim etmiştir. Anarşizmin, komünizmin bu kurumlara karşı tavrı nettir ve kimseyi yanıltmamaktadır.
Oysa ki liberalizm, kapitalizm, muhafazakârlık gibi düşünce gelenekleri, oraya çıktıkları zamanlarda, komünizm, anarşizm, materyalizm, devletçilik gibi piyasa sultalarına karşı koymakla sevimli bir görünüm çizerken ailede çözülmeler, tanrı inancının yerini gizli, gizli insana ve metaya tapınmanın alması ve devletin yerini uluslar arası kapitalizme dayalı piyasa ekonomilerine bırakması bu dönemlerde su yüzüne çıkmıştır.
Rönesans, Sanayi Devrimi, Fransız İhtilali gibi olaylara yönletimde (referans) bulunan görüşler artık II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa düşüncesi, bilgi çağı, tüketim toplumu, emperyalizm, post modernizm gibi olgulara yönletimde bulunmaya başlamıştır. Türkiye de bu kavramlardan yeterince nasibini almıştır.
Diğer taraftan düşünce tarihinin tahtından indiremediği “özgürlük” tartışmaları bu tahtda oldukça uzun kalacağa benzemektedir. Bu kavram hemen hemen tüm düşünce öbeklerindeki çatlaklardan sızarak kendine bir akar bulmaktadır. Ancak pek çok felsefî konunun sulandırılması gibi “özgürlük” kavramı da büyüsünü sokağa taşımış “bireysel egoizmi”, “keyfine düşkünlüğü” çağrıştırmaya başlamıştır. Özgürlüğün bireyselciliğin soğuk doktirinine dönüşmesiyle toplumsal birimler temelinde değil birey temelinde hesaplar yapan ideolojiler, ekonomik sitemler, din ve düşünce anlayışları, söyleme dayalı içi boş yapay gerçeklikler dünyayı sarmaya başlamıştır. Namık Kemal’in özgürlüğün lafını sevmenin özgürlüğün kendisinden daha efsunlu olduğunu tespiti oldukça anlamlıdır.
Bu genel gidişat artık söylemlerini sadece filozofların ağır, okunması zor kitaplarında değil, önce edebî eserlerde sonra gazete sayfalarında, ekran parıltılarında, radyo frekanslarında sundu. Felsefi düşünce de bunları kavramlaştırarak soyutlamalara dönüştürdü. Bir yandan da Klasik Avrupa düşüncesi sahneyi Pragmatist Amerikan düşüncelerine bıraktı. Okyanusu geçen kavramlar bu sefer Amerika’dan yeni deniz aşırı seferlere çıktı. Bu seferler sırasında belki de “özgürlük” ve “tüketim” bir şekilde evlendiler ve biri birileriyle anılmaya başladılar. Nerede ise “özgürlük” “felsefe”yi, “tüketmek” “üretme”yi unuttu. Veya böyle görünmesi gerekiyordu, çünkü yeni yerlerde kalacak yer bulmak için bu evlilik cüzdanı işe yarıyordu.
Hazcı Avrupa düşünürlerine karşı eleştiriler nasıl gelişti ise Amerikan düşünce geleneğinde yetişen düşünürler içinden bazıları da tüketim ve meta fetişizmi için eleştirilerini ifadede gecikmediler. Bunlardan birisi konumuz açısından önemidir. Thorstein Veblen Aylak Sınıf Kuramı (The Theory of The Leisure Class) adlı ünlü yapıtında günümüz insanının, bugün tartışılan pek çok yanıyla birlikte, “gösterimlik tüketim” yanını ortaya koyduğunda XX. Yüzyılın eli kulağındaydı.
Anadolu Türkçesiyle söylenirse, “Görmemişlik” ve/ya “Desinler” yeni bir olgu değildi, ama tüketim olanağına sığınarak tüm varlıklarını yeni bir zümre anlayışıyla “görmemişlik” şeklinde yansıtan insan tipi, kapitalizmin ve liberalizmin arayışlar dünyasında, bir tür “dönemsel ahlak” yaşatacak, bu durum Kant’ın “görev ahlakından” farklılaşacaktı. Descartesi’ın “düşündüğü içen var” olan adamı “tükettiği için var “ olacaktı.
Buraya kadar genel hatlarıyla serimlenen düşüncelerin ve kavramların ağır felsefî havasından gündelik hayatın sosyolojisine dönerek konuyu aile-tüketici kimlik-bireysel özgürlük görüngüleri içinde hafifletmeye çalışalım. Bunu yaparken de psikoloji-sosyoloji- ekonomi disiplinlerinin kesiştiği “reklâm” olgusunun ve “aile durumları”nın gözümüze ve aklımıza gelen izlenimlerinden bazılarını hatırlayalım. Önce aileye bakalım:
Bir sonraki bölümde Aile kavramı ile ilgili düşünceleri burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.



Kaynak : 