Bu makalenin ilk bölümünü burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.
Vazgeçilmez Aileden Tercihedilebilir Aileye
Aile ve onu hazırlayan evlilik dönemi, biri birini tamamlayan iki olgu olarak, toplumsal hayat dinamiklerini olumlu ve olumsuz yönleriyle içinde barındırmakta; kültür ve uygarlık birikiminin, insanlık tarihinin belli başlı görünümlerini gündelik hayatın dokusu içinde ortaya koymaktadır.
İnsanın toplumsallaşması, toplum ve devletin insan(cıl)laşması, Tanrı’nın metafizik âlemden ödünçlenerek dünyalık kaygılarımızla algılanması öncelikle aile minik evreninde gerçekleştirilebilinen bitimsiz çabalardır. Aile toplumsallığa müptela insanın vazgeçilmezi durumundadır. Her ne kadar bu minik evren bazen yıkılıp yeniden yapılsa da onu yıkmak isteyen veya ikame eden kurumlar ve kuruşlar bile aile simülasyonları olmanın ötesinde bir şey olamamaktadır.
Bireylerin, öncelikle aile içinde sonra da toplum içinde oluşmaya başlayan kişilikleri, kişinin ve mensup olduğu toplumsal birimlerin, kendini tanrı, devlet ve aile algılarına karşı (göre) konumlandırmasında temellenmektedir.
Beslenme, beden kültürü, cinsel ilişkinin meşruiyeti, din, siyaset, bireyler ve gruplar arası mücadele gelenekleri, ekonomi, eğitim gibi biri birini etkileyen yapılanmalar kişinin ideali ile dış dünyanın pratikleri arasındaki gerilimde, onun yeni ufuklara açılmasına, bazı durumlarda da açmazlara girmesine ortam hazırlamaktadır.
Aile ve birey boyutlu çıkışlar, kopuşlar, bağdaşma biçimleri ve arayışlar böyle ortaya çıkmaktadır. Aile içinde bireyin konumlanışına, aile içinden ve aile dışından şu ya da bu şekilde müdahalenin şekli ve niteliği bu bakımdan önemlidir.
Bir görüşe göre, insan yavrusu erken doğmuştur; prematuredir. Bedensel yetenekleri bakımından, diğer canlı yavrularına oranla anaya ve aileye daha çok ve daha uzun süre bağlıdır. Doğuştan gelen bu toplumsallaşma zorunluluğu ileri dönemlerde kişinin bireysel özgürlük ve bağdaşma anlayışlarında, şu ya da bu şekilde, kendini ortaya koymaktadır.
Olumlu kişilik oluşturmuş kimseler; kendilerine has bireyciliklerini ve saldırganlıklarını özgürlük sanan egoistler; şahsiyetlerini mensup oldukları farklı gruplara ezdirerek toplumcu olduğunu sanan aşağılık kompleksli kimseler; her türlü gücü diğerlerini ezmek için bir araya getiren sosyopatlar böylece ortaya çıkabilmektedir.
İnsanın toplumsallık yazgısı, tek tek bireylerin toplum hayatında bir ruh erginliği gerçekleştirebilmeleri ölçüsünde geleceğe yansıyacak anlamlı değerler dizgesi ortaya koyabilecektir. Aile ve toplum hayatının hikmeti bireyi tarihe hazırlamasıdır.
Zayıflayan Bağlar ve Kopuşlar
İnsanlık tarihinin ne zaman nasıl başladığına ilişkin tartışmalar bir yanda süre dursun, insanın bireysel kimliğinin ortaya çıkışı, dinî ve mitolojik metinlerden hareketle denebilir ki, cennetten kovulma ile başlamıştır. Ne olduğu tartışmalı ama yasaklandığı meyveyi şeytanın tanıtım ve teşvikiyle (reklâm/represantasyon) yiyip örtünmek zorunda kalan ve böylece dünyaya kovalanan insan emre itaatsizliği ve yersiz tüketici kimliğini dünya taşımıştır.
Dünyalık insanın yeryüzü hayatında da metafizik, felsefi ve toplumsal yüksek değerlerden kopuşlar ve/ya bağların gevşemesi devam etmiş; dünyadaki deneyimi arttıkça kendisini beğenmeye başlamış; yeni dünya düzenleri ile kendini insanlığın ve onu oluşturan kurumların önünde ve/ya üstünde tutan bir kimlik ve izlenim-etki (imaj) kazandırmaya doğru çaba sarf etmiştir.
Genel bir belirlemeyle, çok da iddialı olmamakla beraber, denebilir ki II. Dünya Savaşı sonrası birey, özellikle Avrupa ve Amerika geleneğinde, kendisini belirleyen son kurum olan aileden de kurtuluşun yolunu bulmuştur. Aile artık tanrı, din, kilise, devlet ve diğer toplumsal kurumlar gibi insanın kendini kendi yapmasını engelleyen bir kurum olarak bireyin önünden kaldırılmak istenmiştir.
Aynı insan diğer insan(lar)ı da bu gözle görmüş sonra bu iğretilemeyi aile üyeleri için gerçekleştirmeye başlamıştır. Kendine has bir birey ve toplum paradigması olan doğu insanı ise, ilk bakışta daha mazbut bir etki yaratsa da mitolojik ve dinî metinlerden, masallarından anlaşıldığına göre onun da pek çok gazaba uğramasının altında kendini aşırı beğenmesi, tanrı ve toplumsal, değerlere karşı gelmesi, peygamberleri ciddiye almaması vardır.
Tabii ki tek insanın önemini inkar etmek, onun kendini beğenmesi haline tamamen karşı çıkmak tarih ve sosyolojinin silinmesi demektir. Ancak, yabancılaşma açısından bakılırsa, insanın kendi mümkününü kendi zorunluluğuna tercih etmesi tehlikelidir. Yani, toplum ve kurumlar bir zorunluluktur; tek yaşamak bir anomik/patolojik mümkündür; kendi merkezli tek (yalnız) olma hali, kendi emeğiyle kendini sömürtmek bir yabancılaşmadır. Bunun örnekleri çoğaltılabilir. Fuerbach, Hegel, Marx, Gurvitch, Durkheim, Prens Sait Halim Paşa bunların üzerinde durmaktadır.
Örneğin, varoluşculuğun (eksistansiyalizm), düşünsel kökenleri önceki zamanlara gitse de (Kierkegaard), bireyi kurumlar dışı bir tasarımlamaya alması, ona bu anlamda bir özgürlük alanı tanıması 1945 sonrası Avrupa merkezli felsefeleri, (Bergson, Sartre) sanat anlayışlarını, dünya görüşlerini, edebiyatı ve üretim-tüketim kalıplarını etkilemiştir. Reklâm tasarımlarında liberalizm-kapitalizm en geniş etki alanına ulaşabilmiştir. Araba, ev gereksinimleri bile bir aşırı tüketim biçiminde şekillendirilmiştir.
Avrapa ve Amerika’daki bu gelişim zaman farkıyla Türkiye’ye birinci aşamada 1960’lar, ileriki aşamada 1980’ler sonrası bir oluşumla yansıdı ve/ya taşındı. Tek kişilik imalat tasarımları, giyim kuşam ve beden kültürünün kamusal alanda bireye, geleneklerle çatışma pahasına, daha gösterimlik bir yer ayırması; hatta mimarlıkta küçük evlerin itibar görmesi kendini gösterdiği gibi araba reklâmlarında “aile arabası”ndan bir “kişi”nin ve/ya “sevgili”nin arabasına giden bir sanatsal kurgu ön koşuna çıkarılmaya başladı. Bu konuda edebiyat ve sinema ile etkileşimler oldu.
Ailenin kırsal kesimde buluştuğu yer olan “ocaklık” kentte soba ile yer değiştirdiyse de “kaloriferli evler” bireysel mekânların oluşumunda en etkili mimariyi gerçekleştirebildi. Her ne kadar ocaklık ve şömine, dış görünüşleri itibari ile, benzerlik gösterse de bu iki unsuru kullanan aile tipleri ve gelir düzeyleri arasında pek benzerlik bulmak mümkün görünmemektedir.
Avrupa ve Sovyet kaynaklı düşünce hareketlerinin öğrenci olaylarıyla ideolojik bir görünümle yansıdığı (1968-1980) Türkiyesi daha entelektüel, eylemci, bu eklemlenmeden kaynaklanan bazen üzücü bir izlenim verirken 1980 sonrasında yansımalar gündelik hayatın ekonomik ve spekülatif davranış normlarının geniş halk tabanına inmiş kapitalist, liberalist ve üçüncü dereceden eksistansiyalist niteliklerini sergilemiştir. Tüketimin büyüsü nerede ise özgürlüğün büyüsüne karışmaya yüz tutmuştur.
Özal dönemiyle “işini bilen memur tipi”nin hummalı bir şekilde olup olmadık lanse edilmesi ailesinin gelirine, belki de o zamana kadar devlet ve aile terbiyesinde meşru olmayan, ek girdiler sağlıyormuş izlenimi verdi. Aile içinde “birey egoizminin”, toplum içinde “bizim aile egoizminin” tırnağı yer tutmaya başladı.
Oysaki “işini bilen memur” teolojik anlamda günahkâr, devlet bakımından suçlu, aile açısından terbiye yoksunu olarak değerlendirilme riskini taşımaktadır.
Buna rağmen memur tipi ve ailesi reklâmlarda ara sıra yer alırken “gariban” kimliğinden pek kurtulamadığı gibi komedi programlarında açık gözlülük ile acizlik arasında gidip gelmeye mahkûm edilmekteydi.
Durum aslında işçi ailesi için de geçerliydi. Bu ezilen, tüketim sıkıntısı çeken “garibanlar” ve “özenenler” kategorisi yanında bir “zenginlik durumu” en azından “reklâm draması” için gerekli olacaktı.
Bol kazanç kapısı gibi gösterilen serbest meslek sahipliğine itibar sürekli mitolojik bir zenginlik hayali gibi piyasaya sürüldü; nerede ise emeği ile devlet kapısında ve başka bir yerde “çalışan insan” ikinci koşuna düşürüldü. Reklâmlarda “ortalama alış-veriş yapan insan” yerini “tüketen insan”a bırakırken tüketimi dolaylı destekleyen ve medyatik ortamda yeniden üreten dizi filmler de büyük bir destek sağladı. Demek gerekir ki bundan en büyük zararı “zengin olma” olgusu görmüş olmalıdır. Çünkü zenginlik de kendisine yabancılaşarak üretmekten çok alıp-satmanın kârı gibi tasarlanmış ve sunulmuştur.
Bir sonraki bölümü burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.



Kaynak : 