Yılın ilk çeyreğine ilişkin ekonomik veriler geçtiğimiz gün açıklandı. Bizde yaşanan politik çalkantı eğer bir farazi deprem olsaydı emin olun o ülkede taş üstünde taş kalmazdı(bahse konu olan ülke Almanya ve ya Japonya olsaydı da durum değişmezdi!). Ama rakamlar, ekonominin yılın ilk çeyreğinde yüzde 6.6 büyüdüğünü söylüyor. Bu rakam 2007’de yüzde 4.5 olarak açıklanmıştı.
Kuraklık dolayısıyla küçülme görülen tarım sektöründe geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5.6 oranında bir büyüme tespit edildi. İmalat sanayii ise geçen seneye göre daha az bir büyüme göstererek yüzde 7 olarak gerçekleşti.
Büyüme oranı, otel ve lokanta sektöründe yüzde 7.3’ten yüzde 5.2’ye, ulaştırma, depolama ve haberleşme sektörlerinde yüzde 8.4’ten yüzde 7.7’ye, mali aracı kuruluşlarda yüzde 12.7’den yüzde 8.9’a, konut sahipliğinde yüzde 2.6’dan yüzde 1.5’e geriledi.
Bilinçsiz avlanma nedeniyle her sene biraz daha küçülen balıkçılık sektöründe geçen yıl ilk çeyrekte yüzde 2.3 olan küçülme oranı bu yıl yüzde 4.4’e sıçrarken, geçtiğimiz sene yüzde 1 küçülme görülen kamu yönetimi ve savunma, zorunlu sosyal güvenlik sektörü bu yıl ciddi büyüme gösterdi; 3.6
Geçen yıl ilk çeyrekde yüzde 15.9 büyüme gösteren gayrimenkul, kiralamada bu yıl yüzde 0.5 küçülme meydana geldi. Bu arada, gayrımenkul almak isteyen okurlarımıza piyasada rüzgarların hala onlardan yana estiğini hatırlatmak istiyorum.
Özel sektörde belli bir büyüklüğün üzerindeki sermaye, risk üstlenebilme gücü ile yatırımlarına devam ederken, kamu yatırım harcamalarında ciddi boyutlarda düşüşler görüldü. Bu, kamu sektöründeki maaş-ücret ödemelerine de benzer şekillerde yansıdı ve ilk üç aydaki artış yüzde 0.4 olarak tespit edildi. Ama, bazı çalışanların bu kadar da şanslarının olmadığı sonradan basına yansıyan açıklamalarla ortaya çıktı. Örneğin, IBM çalışanlarının 5 yıldır her hangi bir zam almadıkları şaşkınlıkla birlikte bir merakın doğmasına sebep oldu.
İlginç araştırmalar yaptırarak açıklayan ve zaman zaman düşündüklerini hükümete aykırı da olsa ifade eden ve kimbilir belki de bu yüzden ‘içeri’ alınan ATO Başkanı Sinan Aygün, bakın gözaltına alınmasına sayılı günler kala ekonomiye ilişkin ne değerlendirmelerde bulunmuş;
Türkiye’nin, yıllık büyüme hızı yüzde 4’e yaklaşan bir düşme eğilimi gösteriyor. Bu hızla Türkiye, Avrupa’nın en yoksul ülkelerinden biri olacak gibi görünüyor. Tüm dünyada yaşanan durgunluğa karşın, Türkiye’de ‘büyüme yaşandığı’ şeklindeki açıklamalar bu durgunluğun giderek derinleşmekte olduğunu gizleyemiyor.
Bilmiyorum son zamanlarda hiç dikkatinizi çekti mi ama ne kadar çok dilenen, avuç açan insan var sokaklarda. Ben, bundan 10-20 yıl öncesini de hatırlıyorum. Sanki sayı bu kadar yüksek değildi. Yoksa bana mı öyle geliyor? Eskiden dilenen insanların üstü başı yırtık pırtıktı, şimdi giyimi kuşamı fena sayılmayacak insanlar bile dileniyor! Ağır aksak ilerleyen otoyollarda 2.5-3 yaşında, yalınayak çocuklar avuç açıyorlar. Sormak istiyorum, bu ne fecaat bir manzaradır, ama ondan daha kötüsü ne aymazlıktır ki bunca sefalet dururken kimileri kendilerine dahi açıklayamadıkları bir takım sanrıları dolayısıyla ülkeyi biraz daha germekte beis görmüyorlar ve ondan sonra da kalkıp adına politika diyebiliyorlar.
Ve gelelim güncelliğini koruyan konulara; Türkiye’nin önceliği, kim ne derse desin Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’nde AKP aleyhine açtığı kapatma davasıdır. Bugün, Türkiye’nin ekonomik göstergelerinden, petrol fiyatlarına, borsadan milli güvenlik konularına kadar akla gelebilecek hayati öneme sahip her şey bu davanın sonucuyla öyle ya da böyle ilintilidir. “Acaba yarın ne olacak?” sorusunu her gün alışkanlık haline getirmek istemiyorsak bu davanın bir an evvel sonuçlandırılmasını istemeliyiz. Zaten, yüksek yargıda da bu yönde bir temennin olduğu görülüyor. Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt, davanın, esaslı bir incelemeden sonra en geç 6 hafta içerisinde sonuçlandırılacağını ifade etti. Paksüt, mahkeme üyelerinin Ağustos ayında Rusya’ya bir gezi yapacaklarına ilişkin haberler için;
Bu işler bitmeden kimse bir yere gitmeyecek.
değerlendirmesini yaptı. Şunu artık hepimizin aklımızın bir köşesine iyice nakşetmemiz gerekiyor;
Suçu ispat edilinceye kadar herkes masumdur.
Bunu niye yazıyorum? Son günlerde kamuoyunda infiallere neden olan bazı uygulamalara şahit oluyoruz. Bence herkesin şapkasını önüne koyarak vicdani bir hesap vermesi gerekiyor. Siz kendinize benzer bir uygulama yapılsa sineye çekermisiniz? Bakın, geçtiğimiz günlerde ülkesine en karanlık günlerde, canı cebinde bir şekilde hizmet vermiş, yurtdışına kaçması, delilleri karartması ihtimali bulunmayan insanların evlerine sabahın köründe, adeta kapılarını kırarcasına baskınlar yapıldı. Bunu, vicdanı hür hiç kimse insan onuruna, hukuka, hak ve adalete sığdıramaz. Tutuklanan zanlıların(suçu ispatlanmamış) aylarca hapishanelerde yatırılması hangi ‘hukuk anlayışı’ ile izah edilebilir? Bakın, günlerdir izliyoruz; ‘Ergenekon’ davasından gözaltına alınan 60 yaşındaki Kuddusi Okkır 1 yıldan fazla bir zamandan beri içeride hapis yatıyordu. Belki de kanser olduğu, içeride durumunun daha da kötüleştiği ortaya çıkmasaydı kimbilir ölünceye kadar dört parmaklıklar arasında kalacaktı. Bir yerlerde çok ciddi bir takım yanlışlıklar yapılıyor ve maalesef kurunun yanında yaş da yanıyor.
Ülkemizin, zorlu bir süreçten geçtiği aşikar. Öyle ki, kamuoyuna hayati konularda ‘doğruluğu tartışılır’ bilgilerin pompalanmaya çalışıldığı görülüyor. Benim kullanmayı tercih ettiğim bir tabirle adeta bir ‘kör uçuş’ gerçekleştiriyoruz. Evlerin mahrem bölgelerine kadar ulaşan ‘böceklerden’ tutun da, cep telefonlarına kadar birilerinin kanunsuz dinlemeler gerçekleştirdiklerine tanık oluyoruz. Bu, bazen bir suikast silahının mevcut yönetime ‘kontra’ giden bir başkanın ofisinden çıkmasına kadar varabiliyor! Ama, her ne hikmetse bunları kimlerin gerçekleştirdiği hep faili meçhul kalıyor. Çok kritik davalara bakan savcı ve hakimler hakkında özel hayatlarından ev adreslerine kadar ifşa etme modası yeniden hortladı. Evet, bir yazarın dediği gibi; fillerin tepişmesi elbet bir gün bitecek bitmesine de, bari bu arada çok fazla çim ezilmese!

Kaynak : 