Sevgili arkadaşlar
Bir önceki yazıma* gelen yorumlardan 2’si bu yazıyı yazmama neden oldu. Anladım ki, şu “yabancı sermaye” işinde kafalar karışık. Yani “ülkemize yabancı sermaye sermaye gelsin de, ne şekilde gelirse gelsin” mi diyeceğiz, yoksa “ülkemize yararlı olan yabancı sermaye gelsin” mi diyeceğiz. Önce bu kararı verelim.
Benim yazılarımı takip eden sadık okuyucularım var. Bunlar bazen bana şahsi mailler de atarlar. Bu okuyucularım bilirler ki, ben tarafım. Tarafsız değilim. Turk-internet.com’da yazmamın bir nedeni de bu “taraflılık” kavramında aynı fikri paylaşıyor oluşumuzdur.
“Taraf” olduğum konu “serbest piyasa koşulları”dır. Yani ben uzmanı olduğum telekom alanında “serbestleşmeden yanayım”. Ancak serbestleşme ile kastettiğim, yabancı sermayeye serbestleşelim anlamına gelmiyor. Gerekli olan yabancı sermayeye evet ama sınırları iyi çizilmesi koşulu ile.
Açalım…
Ben ekonomist değilim ama işime gerekli olanı anlamak için bazı popüler ekonomi kitaplarını okurum. Bu yazıyla ilgili olan bazı noktalar hakkında bu kitaplardan okuduklarımın yardımıyla size de bazı hususları iletmek istiyorum.. (Örnek kitap : )
Sömürgecilik dönemi olarak adlandırılan 17.yüzyıl döneminde ilk olarak İngiltere ile başlayan bir eğilim, her şeyin devlet eliyle yapılamayacağının fark edilmesi sonucu sermayenin birikmesi için yardımcı olunması. Bu bazen devlet eliyle ve bilinçli olarak da yapılmış.
Aynı dönemlerde Osmanlı ülkesinde tüccarlık yapmak ayıp olarak karşılanır ve ticaret azınlık tarafından yapılan alçaltıcı bir iş olarak görülürmüş.
Bu 2 farklı dünya görüşü sonucu, bugün dünya ticaret arenasında –ticareti yüzyıllardır bilen ülkelerin karşısında–, ticareti ancak 1980 sonrası öğrenmeye çalışan bir Türkiye olarak duruyoruz.
Yabancı sermayeye ihtiyacımız var. Diğer tüm 3.dünya ya da nazik ifadeyle gelişmekte olan ülkeler gibi. Ancak bu ülkelerden bazıları mesela Hindistan bu ihtiyacı nasıl düzenlemeyi beceriyorsa, Türkiye’de becermelidir.
Yabancı sermaye Türkiye için önemli. Çünkü ne yazık ki, kendi kaynaklarımızla kalkınmayı beceremiyoruz. Üstelik kaybettiğimiz ve hala da kaybetmekte olduğumuz çok çok uzun yıllar var.
Ben size hangi yabancı sermayeyi alkışladığımı anlatayım..
Intel firması bildiğiniz gibi işlemci – chip üreten ve bilgisayar teknolojisine ta başından itibaren girmiş, bugün kendi alanında dünya çapında 3 ya 4 firmadan birisi ve lider olanıdır.
2001’li yıllarda, ülkemizde kriz olduğu dönemde, çokuluslu firmalar derhal kendi gardlarını aldılar ve satışlarını katı koşullara bağladılar.
İşte bu dönemde, –o yıllara kadar topallayan—toplama ya da diğer adıyla ısmarlama bilgisayarcılar ortaya çıktı ve esnek koşullarla ve yerel olmanın avantajı ile bilgisayar satmaya başladılar. Kriz döneminin zorlu koşullarından belki en şanslı çıkan onlardı. Bu firmaların durumunu fark eden Intel’in akıllı Türkiye yönetimi oldu. Olayı kavrayan yönetim Anadolu’da hızlı bir harekata geçti ve Road-Show’lar yaparak kanal oluşturmaya başladılar.
Intel, Anadolu’ya bir model getirdi. Belli koşulları oluşturan ısmarlama bilgisayar firmalarına bir “akreditasyon” programı uyguladı.
Bugün bu sistem içinde kaç firma olduğunu bilemiyorum. Ama Intel’ciler bir aralar Türkiye’de 6000 kadar ısmarlama bilgisayarcı olduğunu ve bunların 2000 kadarını akredite edebileceklerini bildiriyorlardı.
Şimdi, Intel ne yaptı bu noktada, daha dikkatli bakalım..
Intel öncelikle, Türkiye’nin üretmediği bir teknolojiyi Türkiye’ye taşıdı. Karşılığını da aldı.
Ancak bunu yaparken Türk ekonomisi ile de bir şeyleri paylaştı. Ismarlama bilgisayar sektörünün ayağa kalkmasına ve hatta koşmasına yardım etti. Bunların bazıları büyüdü. Ama daha önemlisi bu sektörün yan sanayi, yani bilgisayar kasası üreticileri, power supply üreticileri gibi yeni şirketlerin de oluşmasına önayak oldu. Türkiye’ye bütün halde giren bilgisayarlar yerine, motherboard-chip-entegre kartlar gibi parçaların dışarıdan alındığı ama gerisinin Türkiye’de yapılabildiği bir eko-sistem doğdu.
İşte, bu tür bir yabancı sermaye hoş geldi. Başımızın üstünde yeri var.
Ama bir şirket düşünün, İran ve Pakistan’a yatırım yapıyor. Üstelik stratejik olabilecek –Kazakcell, AzerCell, MoldCell—gibi yatırımları da var. Özellikle de Yunan Telekom Ote’nin Gürcistan’ından, Yemen’ine 10-12 ülkede yaptığı yatırımlara cevap verebilecek tek şirket. Üstelik Dünya’da, Avrupa’da sıralamada ilk yerlerde sayılıyor. New York borsasında açılabilmiş. Kar ediyor. Hem teknik hem de ticari alanda Türk insan kaynağının aklı ile büyümüş. Belki bir tek cep telefonunun donanım alanında Türk pazarından alışveriş etmemiş olması (ki örneğin baz istasyonlarının bazı parçaları alınabilir ya da Türk telefon üreticileri ile işbirliği olabilirdi) eksik. Şimdi bu şirketi yabancı sermayeye satıp, ilerisi parlak bir şirketin Türk sermayesinin dışına çıkmasının getirisi nedir?
Yabancı yatırım çekmek demek, Türk sermayesinin bir “asset”ini yani varlığını, alıp yabancı sermayenin kucağına koymak olmamalıdır.
Yabancı yatırımcı, kendi kazandığı kadar, Türkiye’ye katkı verecek bir alanda, bir yandan yeni kavramları taşırken, bir yandan da Türkiye’e kazandırmalıdır.
Yazıma gelen yorumlardan 2’si bana gerçekten yabancı sermaye olayına kavramların “içini açmadan, dışından baktığımızı” anlattı.
Yabancı sermaye ile kastedilen, ülkemizdeki firmaların ve işlerin yabancı şirketler tarafından yönetilmesi ve biz Türklerin bu firmalarda çalışan olması mıdır? Bu konudaki yorumlarınızı duymak isterim..
Türk Telekom ve Yabancı Sermaye
Arkadaşlar, bu yazının uzantısında bir de Türk Telekom bakış açımı açıklamak istiyorum.
Türk Telekom’un 1990’lar sonrası siyasallaşan bir yapısı var. Bu yapı bu şirketin bir kördüğüm haline gelmesine neden oldu. Hem personel yapısı, hem teknik bilgi düzeyi açısından. 2004 yılına bakın, açıklanan 2,1 katrilyon TL’nin arkasına gizlenen 300-400 trilyon TL zarar var. 2004’de bunu kapattılar ama ya 2005’de? Asset olarak baktığınızda da gittikçe gerileyen bir yapı var. Teknolojinin ilerlemesi, hem yeni yatırımlara ihtiyaç doğuruyor, hem de mevcut asset’lerin –ucuzlaşan teknolojiler nedeniyle—değerlerini azaltıyor. Bu şirket şu anda dünya pazarlarının gerisinde kaldı. Bu şirkete, yeni bir yönetimin –hem kördüğümü bizbize olmadan çözmesi– hem de teknoloji ve BUSINESS anlamında iş tecrübesi getirmesi gerekli.
Bu iş tecrübesi ve kaynak için, ülkemizdeki firmaların yetersiz olduğu uzmanlar tarafından ikaz ediliyor. Özellikle de, özelleştirme yaşamış bir firma tecrübesi. Bu nedenle özelleştirmeye giren firmalara da “yabancı ortak” bul telkini yapıldı. İşte yabancı sermayeyi bu açıdan Türk Telekom için kabul edilebilir buluyorum ama yine de sınırları belirlenmek şartıyla.
Ancak Turkcell için söyleyecek bu tür bir şey yok. Çukurova grubunun diğer şirketleri nedeniyle başına iş gelen Turkcell, ülkemizin gururu. Mobil alanda pek çok dünya operatörünün önünde. Bu şirkete, yabancı sermayenin yapacağı katkı ne olabilir ki..
Son notum; Bu yazıyı ve olayı milliyetçilik kavramlarından uzak tutun. Olayın özünde, “yaşadığımız ülkenin kazanacakları ile yaşamımızı sürdürdüğümüz”ün bilincinde olun ve kavramlara uzaktan bakmayın, içini anlamaya çalışın lütfen….
3.Yazı
Bu yazıyı 3.bir yazı takip edecek ama yeni bir yazı sanmayın. Aslında yazıyı ben zaten 2001’de yazmıştım (hatta turk-internet.com da yazarlığa başladığım ilk yazıdır). 3.yazım bu yazının tekrarı ve Turkcell satışı sonrası yorumlarım olacak. Bahsettiğim yazıyı İçimizdeki İrlanda’lılar başlığı altında bulabilirsiniz.



Kaynak : 