Uzun süredir duyduğum bir deyiş var; “Milletler Hakettikleri Yönetimlerle Yönetilirler” diyor. Kim söylemiş bilmiyorum (ben Russeau olarak biliyorum ama internette başka isimler de var. Belki de çok kişi söylemiştir) ama kim demişse demiş, beni ikna eden bir deyiş.
Rakamlarla konuşan gazeteci Emin Çapa katıldığım bir toplantıda bir araştırmadan bahsetti. Maalesef araştırmanın kim tarafından yapıldığını hatırlamıyorum ama özetle “bütün dünyadaki aptal sayısı aynıdır” diyordu. Yani Fransa’daki aptal insan sayısı ile Türkiye’deki aşağı yukarı aynıymış ve Aziz Nesin’i haklı çıkarıyormuş. Aşağıda yukarı % 60.
Bu araştırma anlamsız gelse bile, halkın büyük çoğunluğunun eğitimsiz olduğunu düşünürsek, aynı noktaya gelir.
Bunu şu nedenle söylüyorum; “halk anlamıyor ki!!” ya da “cahil halk” gibi bahaneler geçersiz. Eğer yaşadığınız dünyada böyle bir gerçek varsa, “elde var bir” diyerek bununla başlamak lazım. Aksi durumda şikayet edip kalmak da bana göre o % 60’ın içinde olmaktır.
O halde, bu % 60’ın “seçimi” ya da “kolay kandırılabilir olması” ile yönetilmemek için bir çare bulmak lazım.
Türk Toplumunun Teorilerini Oluşturmak ve Örgütlenmek
Bana göre bunun yolu “o toplumun dinamiklerine uygun teorileri oluşturmak” ve “örgütlenmektir.
İşte benim son 10 kusur yılda en çok moralimi bozan konular bunlar. Çünkü AKP hükümeti ile birlikte gördüğümüz ilkelliğe ve bozulmaya karşı elimizde hiçbir şey yokmuş. Bir sürü akademisyenimiz, gazetecimiz, düşürünürümüz var sanıyorduk. Yokmuş !!
Bununla şunu kastediyorum; son 10 yılda ne gördük ; pek çok aptal olay önümüze ve yine aptalca sürüldü. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği davasına bakın. Diğer davalara bakın. Bugün hepsi birer birer çöküyor. Ama meydana geldiği zaman da doğru olmadıklarını biliyorduk. Peki ne yaptık?
Bunları anlayamadık bile. Hareketsiz kaldık. Çünkü toplumun düşünce deposu boştı. Yukarda bahsettiğim kişilerin oluşturduğu koca bir SIFIR vardı. Bunları TV’larda gördük. Mesela çok ünlü ve saygın bir sosyolog’un bir TV tartışmasında, demokrasiyi tanımlarken, “çünkü AB’de öyle” dediğini hatırlıyorum ve onu adam yerine koyduğumuza üzülüyorum. Kendi fikri bile yoktu. Tanımlayamıyordu.
Anladığım kadarı ile (mutlaka benim kendimin de kabahati vardır), Türkiye Cumhuriyetinin elitistleri 90 yıldır (ya da buna 80 yıl diyelim) teorilerini oluşturmamış ve örgütlenmemiş. Onun yerine elitist ve konformist olmayı seçmiş.
Yani Atatürk’ün oluşturmaya çalıştığı çerçeveyi eline alıp, halkın üstüne kendisine bir kalkan oluşturmak için sallamış. Bu kalkanı güçlendirmeye ya da elinde tutmaya yarayacak olan düşünsel zenginliğe erişememiş. Bu nedenle de o kalkan son 10 yılda tersine dönmüş durumda.
Burada ABD, İsrail vsvs suçlamaya gerek yok. Bu kalkan hangi toplumda olsa bu şartlar altında terse dönerdi. Bizde 80 yıl sürmüş olması bile şaşırtıcı.
Tartışma ve Örgütlenme Kültürünü Geliştirmemiz Lazım
İngiltere’de Magna Carta ne zaman yürürlülüğe girmiş diye bakıyorsunuz[1]; 15 haziran 1215. Yani bir krala karşı, toplumun özgürlüğünü garanti altına alan sözleşme tam 800 yıl önce yayınlanmış. “Batı dünyası neden daha demokratik?” sorusunun cevabı budur.
Krala rağmen böyle bir sözleşmeyi ortaya koyabilen İngiltere’ye karşın Osmanlı’da son yüzyıla kadar, padişahın tek bir emri ile boynu uçan pek çok sadrazam ya da diğer görevli olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla yolun başındayız.
TC için de hep konuşulur, “Örgüt kurmak” ancak “devleti ılga vsvsv” diye bir şeyler içeren bir şey olarak görüldü. Çünkü TC döneminde örgütler genellikle bir türlü demokratik olmayı öğrenememiş devlete karşı “nasıl elime geçiririm” diyenlerin yaptığı bir şey oldu. Darbeler de bunları yok etmeye yöneltildi. Sonuçta nedeniyle ülkemizde insanlar örgütlenmeden hep korkar oldu.
Oysa örgütlenme hep devletin yönetimi ya da denetimi gibi bir şey değil. Mesela “kitap okuma dernekleri” de var.
Örgütlenenler kimler biliyor musunuz; “Nasıl olur da avantajı elime geçiririm” diyenler. Bu avantaj genellikle de, devletin olanakları gibi gözüküyor bana.
Devletin olanaklarını ele geçirmeye yönelik parti ve derneklerin dışındaki örgütlenmeler çok az. Dedeman’ların “Silahlara Hayır” ya da Tursun Baran Vakfı’nın “Polis Şiddetine Hayır” kampanyaları aklıma geliyor. Her ikisi de bana göre çok önemli.
İngiltere’de İnsan Hakları
toplumun dinamiklerini tam da değiştirmeden (eğitmeden demek istiyorum), yeni değerleri pompalamış. Bu değerlerin içini dolduramadığı halde, bu değerleri kabul etmek istemeyenleri de küçümsemiş.
Aklıma gelen en iyi 2 örnek “Köy Enstitüleri” ve “Devrim Arabası”dır. Her ikisine ait de çok fazla analiz görmedim ama filmleri yapıldı. Bu filmleri seyrederken, ben kendi analimi oluşturdum.
Köy Enstitüleri yıllardır “şu kapattı, bu kapattı” ya da “şu nedenle, bu nedenle” diye anlatılır. Bana göre son derece basit bir nedeni var; “Köy Enstitüleri tutmamış. Çünkü kadın-erkek bir arada kalıyorlarmış”. Erdoğan’ın bugün bile “kızlı-erkekli” tanımlama yapabildiğini hatırlayın. Mutlaka “köy ağaları”nın hoşlanmaması gibi nedenler de vardır ama bu en basit toplum dinamiği fazla ihmal edilmiş ve o nedenle devam edememiş diye düşünüyorum. Oysa Türkiye ne büyük bir fırsatı kaçırmış !!!!
Devrim Arabaları da benzer bir durum; filmi seyrederken bu arabaların bir kenara atılmasının
http://en.wikipedia.org/wiki/Magna_Carta




Kaynak : 