Canon EMEA Bilgi Güvenliği Kıdemli Direktörü Quentyn Taylor, giderek karmaşıklaşan dijital ekosistemde güçlü bir siber güvenlik yaklaşımının öncelikle uç noktaların doğru şekilde korunması, baskı altyapısındaki risklerin görünür hâle getirilmesi, çalışanların bilinçlendirilmesi ve tedarik zinciri boyunca tutarlı güvenlik uygulamalarının benimsenmesiyle mümkün olduğuna dikkat çekiyor. Taylor, geleceğin tehditlerine hazırlanırken bugünün risklerini gözden kaçırmamanın ve siber dayanıklılığın temelini oluşturan güvenlik uygulamalarını eksiksiz hayata geçirmenin kritik önem taşıdığını vurguluyor.
Siber güvenlik tehditleri sürekli gelişirken dijital ekosistemin giderek karmaşıklaşması, işletmelerin karşı karşıya olduğu riskleri de büyütüyor. Yapay zeka ve kuantum bilişimi gibi yeni nesil teknolojiler güvenlik gündeminin üst sıralarında yer alsa da siber suçluların kurumlara erişmek için kullandığı temel yöntemler büyük ölçüde değişmiyor. Uç noktalar, yetersiz güvenlik uygulamaları ve tedarik zincirindeki zafiyetler, saldırganların yararlandığı başlıca alanlar olmaya devam ediyor.
2026 yılında da 2025’te karşılaşılan saldırılara benzer yöntemlerin kullanılacağını öngörmek mümkün. Çünkü siber suçlular, etkili olmaya devam ettiği sürece mevcut güvenlik açıklarından yararlanmaktan vazgeçmeyecek. Değişen ise saldırıların niteliği ve ölçeği olacak. Yapay zeka gibi teknolojiler, saldırganların yöntemlerini daha gelişmiş, kişiselleştirilmiş ve otomatik hâle getirirken mevcut güvenlik zafiyetlerinin çok daha hızlı ve geniş ölçekte istismar edilmesine olanak tanıyor.
Bu nedenle geleceğin tehditlerine hazırlanırken bugünün risklerini gözden kaçırmamak gerekiyor. Güçlü bir siber güvenlik yaklaşımının temeli; uç noktaların doğru şekilde korunması, baskı altyapısındaki risklerin görünür hâle getirilmesi, çalışanların bilinçlendirilmesi, tedarik zinciri boyunca tutarlı güvenlik standartlarının benimsenmesi ve olası saldırılara karşı hazırlık seviyesinin düzenli olarak test edilmesinden geçiyor.
Yapay zeka saldırıların ölçeğini ve niteliğini değiştiriyor
Yapay zeka yeni siber tehditler yaratmaktan çok, işletmelerin hâlihazırda karşı karşıya olduğu tehditlerin etkisini artırıyor. Siber suçların giriş bariyerini düşüren bu teknoloji, saldırganların daha sofistike yöntemleri daha az teknik bilgiyle kullanabilmesine ve çok daha geniş ölçekte faaliyet göstermesine imkân tanıyor.
Büyük hacimli verileri kısa sürede analiz edebilme yeteneği sayesinde yapay zeka, saldırıların giderek daha kişiselleştirilmesini mümkün kılıyor. Mağdurların iletişim tarzını taklit eden, yerel bağlamı kullanan veya ikna edici deepfake içeriklerle desteklenen hedefli kimlik avı saldırıları bunun en belirgin örnekleri arasında yer alıyor. Saldırganlar aynı zamanda derin teknik becerilere sahip olmadan kötü amaçlı kod üretmek için yapay zeka destekli “vibe coding” yöntemlerinden de yararlanmaya başlıyor.
Ancak yapay zekayı saldırganlar için güçlü bir araca dönüştüren özellikler, güvenlik ekipleri açısından da önemli fırsatlar sunuyor. Güvenlik açığı taramalarının geliştirilmesi, risklerin daha doğru sınıflandırılması ve hatalı pozitif sonuçların azaltılması gibi alanlarda yapay zeka destekli sistemlerden giderek daha fazla yararlanılıyor. Gerçek zamanlı tehdit avcılığı ise ele geçirilen sistemlerin daha hızlı izole edilmesine ve takip eden soruşturmaların daha etkin yürütülmesine yardımcı olarak güvenlik ekipleri üzerindeki operasyonel baskıyı azaltıyor.
Bugün yapay zeka hem saldırganlara hem de savunma ekiplerine önemli avantajlar sağlıyor. Bu nedenle kuruluşların yapay zeka kaynaklı tehditlere hazırlanırken aynı zamanda kendi güvenlik ekiplerini destekleyecek yapay zeka araçlarına erken dönemde yatırım yapması giderek daha önemli hâle geliyor.
Uç nokta güvenliğinde uzmanlaşmak
İşletmelerin izlemek ve yönetmek zorunda olduğu uç noktaların sayısı artmaya devam ediyor. Masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar, akıllı telefonlar, yazıcılar, uygulamalar ve internet tarayıcıları gibi ağa bağlı her cihaz ve platform, potansiyel bir saldırı yüzeyi oluşturuyor.
Verilerin depolandığı, işlendiği ve toplandığı bu noktalar, kurumsal sistemlere erişmek isteyen siber suçlular açısından son derece cazip hedefler arasında yer alıyor. Nitekim Verizon’un araştırmasına göre siber saldırıların %90’ına yakını ve veri ihlallerinin %70’i ele geçirilmiş uç nokta cihazlarından kaynaklanıyor.
İş gücünün giderek daha dağıtık bir yapıya dönüşmesi de bu riskleri artırıyor. Çalışanlar yeterince güvenli olmayan kişisel cihazlardan veya gerekli koruma önlemlerinin bulunmadığı ortamlardan kurumsal sistemlere erişebiliyor. Bu nedenle uç nokta güvenliğinin yalnızca tehditleri engellemeye odaklanan bir yapıdan çıkarak şifreleme, uygulama kontrolü ve sürekli izleme gibi yöntemleri kapsayan çok katmanlı bir yaklaşımla ele alınması gerekiyor.
Uç noktaların korunmasında yaşanan eksiklikler yeni bir sorun değil. Ancak BT altyapıları karmaşıklaştıkça gözden kaçan zafiyetlerin sayısı da artıyor. Korumasız bırakılan bir uç nokta, saldırganların kurumun daha geniş ağına erişebilmesi için kolay bir giriş noktası oluşturabiliyor.
Yazıcı güvenliğinin önemi
Uç nokta güvenliği söz konusu olduğunda en sık göz ardı edilen cihazların başında yazıcılar geliyor. Oysa yazıcılar kuruluşların en önemli belgelerini işliyor, hassas verileri depoluyor ve bazı durumlarda kimlik doğrulama sistemleriyle doğrudan etkileşim kuruyor.
Quocirca’nın yayımladığı son baskı güvenliği araştırmasına göre, baskı süreçleriyle ilişkili veri ihlallerinin işletmelere ortalama maliyeti 630 bin Sterlin. Araştırmaya katılanların %56’sı ise son bir yıl içinde baskı güvenliği ihlali nedeniyle en az bir veri kaybı yaşadığını belirtiyor.
BT karar vericilerinin baskı güvenliği konusundaki öncelikleri de risklerin çeşitliliğini ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 28’i evden gerçekleştirilen baskı işlemlerinin güvenliğini sağlamayı, yine yüzde 28’i belgelerin yetkisiz şekilde yazdırılmasını önlemeyi öncelikli konular arasında değerlendirirken yüzde 25’i baskı altyapısındaki güvenlik açıklarının tespit edilmesine dikkat çekiyor.
Bu tablo, yazıcıların yalnızca çıktı alınan cihazlar olarak değil, kuruluşun genel güvenlik ekosisteminin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Görünürlük kritik önem taşıyor
Kuruluşların yönetmek zorunda olduğu karmaşık uç nokta ekosisteminde güvenliği sağlamanın yolu, öncelikle mevcut yapının bütününü doğru şekilde değerlendirmekten geçiyor. İlk adım, işletme yöneticilerinin ağa bağlı tüm uç nokta cihazlarını ve eklentileri net biçimde görebilmesini sağlayacak kapsamlı bir denetim gerçekleştirmek oluyor. Yazılım sürümlerinin güncelliğinden emin olunması ve olası sorunları hızla tespit edebilecek mekanizmaların kurulması da bu sürecin önemli bir parçasını oluşturuyor. Olay simülasyonları ise yöneticilerin olası bir güvenlik ihlali sırasında karşılaşabilecekleri senaryoları önceden görmelerine ve üzerinde uzlaşılan eylem planlarını uygulama fırsatı bulmalarına yardımcı oluyor.
İşletmelerin çalışanlarını düzenli olarak bilinçlendirmesi ve tedarik zincirine ne ölçüde esneklik tanıyacaklarına karar vermesi de gerekiyor. Günümüz iş yapış biçimleri, şirketlerin verileri doğrudan veya API’ler üzerinden paylaşarak birbirine bağlanmasını gerektiriyor. Bu durum ise saldırganlar için yeni güvenlik açıkları oluşturuyor. Örneğin geçen yıl saldırganlar, Birleşik Krallık’taki büyük bir perakende zincirinin ağına üçüncü taraf bir yüklenicinin servis masası üzerinden erişim sağladı. Bu olay aylar boyunca ciddi operasyonel aksamalara yol açarken şirketin faaliyet karı üzerinde yaklaşık 300 milyon Sterlinlik etki yarattığı tahmin ediliyor.
Tedarik zinciri güvenliğinin sağlanması, kuruluşlar için kapsamlı ve dikkatle yönetilmesi gereken bir süreci beraberinde getiriyor. Bu noktada kuruluşların gerekli inceleme ve değerlendirme çalışmalarına yeterli zamanı ayırması, tedarikçilerinin güvenlik süreçlerini nasıl yönettiğini açık biçimde ortaya koyması önem taşıyor. Aynı zamanda tedarikçilerin de uç noktalarını korumak amacıyla benzer güvenlik ilkelerini ve en iyi uygulamaları benimsemesi, tedarik zincirinin bütününde daha güçlü ve tutarlı bir güvenlik yaklaşımının oluşturulmasına katkı sağlıyor.
Yeni düzenlemeler güvenlikten daha fazlasını talep ediyor
NIS2, DORA ve Avrupa Siber Dayanıklılık Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte siber güvenlik düzenlemeleri işletmeler açısından “olsa iyi olur” yaklaşımının ötesine geçerek önemli bir zorunluluğa dönüşüyor.
Birbirine bağlı dijital ekonomide kuruluşlar ancak tedarik zincirlerindeki en zayıf halka kadar güçlü olabiliyor. Bu nedenle gönüllü önlemler, tüm ekosistemde tutarlı bir güvenlik seviyesinin oluşturulması için tek başına yeterli olmuyor.
Yeni düzenlemeler kuruluşları yalnızca saldırıları önlemeye değil, olası bir güvenlik olayı karşısında ne kadar dayanıklı olduklarını değerlendirmeye de yöneltiyor. İşletmelerin kurtarma planları hazırlaması, bu planları masa başı müdahale simülasyonlarıyla düzenli olarak test etmesi ve kritik sistemlerin hangi sırayla yeniden devreye alınacağını önceden belirlemesi gerekiyor.
Tedarikçiler ve üreticiler açısından ise erken hazırlık giderek daha kritik hâle geliyor. Uyulması gereken gerekliliklerin belgelenmesi ve ürünlerin tasarım aşamasından kullanım ömrünün sonuna kadar yeni standartları nasıl karşılayacağının ortaya konulması gerekiyor. Avrupa Siber Dayanıklılık Yasası kapsamındaki tüm yükümlülüklerin 2027’ye kadar yerine getirilmesi gerekmese de Eylül 2026’da yürürlüğe girecek zorunlu güvenlik açığı ve olay raporlama yükümlülükleri, işletmelerin hazırlıklarını bugünden hızlandırmasını gerekli kılıyor.
Düzenlemeleri yalnızca yasal yükümlülükleri yerine getirmenin bir yolu olarak değerlendirmemek gerekiyor. Ortak güvenlik standartları oluşturmak, müşterileri korumak, güveni güçlendirmek ve tedarik zincirinin günümüz siber riskleri karşısında dayanıklı kalmasını sağlamak da bu sürecin önemli bir parçasını oluşturuyor.
Temelleri ihmal etmemek
Güvenlik tehditleri sürekli değişiyor. Ancak kuruluşların, kuantum bilişimi gibi gelecekte ortaya çıkabilecek tehditlere karşı koruma geliştirmek için önemli ölçüde zaman ve kaynak ayırmadan önce bugün karşı karşıya oldukları riskleri gözden kaçırmaması gerekiyor.
Çalışanlara iyi güvenlik alışkanlıkları kazandırmak, tedarik zincirini güvence altına almak ve tüm uç noktaların doğru şekilde korunduğundan emin olmak gibi temel güvenlik uygulamalarını eksiksiz yerine getiren işletmeler, siber dayanıklılıklarını önemli ölçüde artırabiliyor ve gelecekte ortaya çıkabilecek tehditlere karşı çok daha hazırlıklı oluyor.

Kaynak : 