Bilişim Kurultayı içinde yer alan “Bilişimde Örgütlenme” panelinde[1] yer verilen ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çalışma Genel Müdür Yardımcısı Sadettin Akyıl tarafından hazırlanan sunumunu ilk bölümünü burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.
13 Aralık 1983 tarih ve 184 sayılı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Teşkilatı ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (R.G.14 Aralık 1983) ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı birleştirilerek “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı” adıyla yeniden teşkilatlandırılmıştır. 184 sayılı KHK, aynı zamanda 4841 sayılı Kanunu yürürlükten kaldırmıştır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve 184 sayılı bu Kanun Hükmünde Kararname’nin Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname değiştirilerek 09.01.1985 tarihinde 3146 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir.
1947 tarihli ve 5018 sayılı ilk Sendikalar Kanunu, sendika özgürlüğü açısından önemli olan ilkeleri benimsemiş olmakla birlikte, güçlü bir sendikacılığın ortaya çıkışını engelleyici kimi kısıtlamalar da getirmiştir. Sendika üyeliğinin beden işçileriyle sınırlanması geniş bir yoruma elverişli siyasetle uğraşma yasağının getirilmesi, sendika ödentilerinin sınırlanması ve sendikaların mali denetimi ile ilgili kimi hükümler nedeniyle, 1960’lara dek sayıca çoğalsa da, güçsüz bir sendikacılık hareketi doğabilmiştir. Daha da önemlisi sendikacılık hareketi toplu pazarlık hakkı ile bütünleştirilmediği ve grev yasağı kaldırılmadığından, sendikalar, çalışma koşullarını çalışanlar yararına değiştirecek bir etkinlik gösterememişlerdir.
Bu dönemde önemli bir yasal düzenleme İş Mahkemeleriyle ilgili olmuştur. 1950 yılında, bir yargıcın başkanlığında, bir işçi ve işveren temsilcisinden oluşan İş Mahkemelerinin kurulmasına ilişkin “İş Mahkemeleri Kanunu” çıkarılmıştır.
İşçi ve işverenler arasındaki bireysel iş uyuşmazlıklarının ucuz ve çabuk yoldan çözümlenmesi amacını güden Yasa, ilgili tarafların temsilcilerini de karara katması açısından ilgi çekici bir kuruluş biçimi getirmiştir. 1971 yılında yapılan değişiklikle, İş Mahkemelerinin oluşumuyla ilgili bu maddeler yürürlükten kaldırılmış ve mahkemenin “bu iş için görevlendirilen yargıcın başkanlığında” oluşması benimsenmiştir.
27 Mayıs 1960 darbesini izleyen 1961 Anayasası ile Türkiye’de yeni bir siyasal, toplumsal yapı oluşturulması yoluna girilmiştir. 1961 Anayasası her alanda daha geniş hak ve özgürlüklerle çoğulcu bir demokratik yapıyı öngörmüş ve ilk kez “sosyal devlet” anlayışını bir ilke olarak benimsemiştir. Buna bağlı olarak da sosyal haklarla ilgili kurallara en geniş yer veren bir Anayasa olmuştur.
1963 yılında, 1961 Anayasası’nın öngördüğü doğrultuda 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu çıkarılmıştır. 1965 yılında da Anayasanın tüm çalışanlara sendika kurma hakkı tanınmasına bağlı olarak, Kamu Personeli Sendikalar Kanunu çıkarılmıştır.
Ancak, sosyal ve ekonomik haklar açısından getirilen yasal güvencelere karşın bir yandan sosyo-ekonomik yetersizlikler, öte yandan siyasal, sosyal tıkanıklıklar nedeniyle bu hakların gelişmesi için uygun koşullar yaratılamamıştır. Tam aksine bir süre sonra Anayasa’da kısıtlayıcı yönde bazı değişiklikler yapılması yoluna gidilmiştir. Örneğin çalışanlara tanınan sendikalaşma hakkı, çalışanlar sözcüğü “işçiler” olarak değiştirilerek sınırlanmıştır. Kamu personelinin kurduğu sendikalar kapatılmış ve bu yoldaki yasa iptal edilmiştir.
Ekonomik ve sosyal tıkanıklıklar, sosyal, toplumsal yapıda olduğu gibi, işçi-işveren arasında kutuplaşmaları da artırmış ve tarafların toplu sözleşme ağırlıklı düzeni geliştirilmeleri mümkün olamamıştır. 1980 yılında da yeni bir askeri darbe ile demokrasi yeniden askıya alınmıştır. Böylece demokrasi açısından olduğu kadar, sendikal ilişkiler açısından da Türkiye’de yeni bir ara dönem açılmıştır.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra parlamentonun, siyasal partilerin etkinliği durdurulduğu gibi, sendikal etkinlikler de durdurulmuştur.
1983 yılının Kasım ayındaki seçimlerden önce Mayıs 1983’de Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu parlamentodan geçirilmiştir. Yeni yasal düzenlemelere göre yeniden örgütlenme yoluna giden sendikalar, 1984 sonrasında serbest toplu pazarlık uygulamasına geçmişlerdir. Ancak, getirilen yeni yasal düzenlemeler işçi sendikaları tarafından birçok nedenle eleştirilmiştir. Bugün de bu yasalarda değişiklik işçi sendikalarının önemli bir gündem maddesi olarak varlığını sürdürmektedir.
12 Eylül 1980 tarihinden sonra bir kısım sendikaların faaliyetinin durdurulması, 1982 yılında yeni bir Anayasanın yürürlüğe girmesi, Türk sendikacılığını yakından etkilemiştir. 1982 Anayasasının sendikaların faaliyetine getirdiği çok sayıdaki sınırlama, ister istemez aynı dönemde kabul edilen 2821 sayılı Sendikalar Kanununa da yansımıştır. Bu sınırlamalar son yirmi yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti ile Uluslararası Çalışma Örgütü arasındaki ilişkilerde bazı sorunların doğmasına da neden olmuştur.
Sendikalar Kanunu’nda hatta Anayasada zaman zaman yapılan değişiklikler bu durumu kısmen düzeltmiştir. Örneğin, sendikaların faaliyet alanına çeşitli sınırlamalar getiren Anayasanın 52 inci maddesi 23.7.1995 tarihinde 4121 sayılı Yasa ile tümüyle yürürlükten kaldırılmış, bu değişiklik sırasında 53 üncü maddeye eklenen bir fıkra ile kamu görevlilerine sendikal örgütlenme hakkı verilmiştir. 3.10.2001 tarihli Anayasa değişikliğinde ise sendika kurma hakkı tüm “çalışanlar”a tanınmış ve 51 inci maddedeki ayrıntılar Anayasadan çıkarılmıştır.
Makalenin devamını burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.
[1] Coşkunoğlu : Bilişim’de Personel Yatırım Olarak Görülmelidir

Kaynak : 